Bu sefer kitap kulübümüzle Polonya edebiyatından nobelli bir yazar olan Olga Tokarczuk‘u okuduk. Daha önce Gombrowicz’ten Ferdydurke okumuştum çok karmaşık gelmişti, anlamak için biraz Polonya kültürü ile haşır neşir olma gerekiyordu ben değilim. Bu kitap öyle değil. Hayali bir köyü ve köyde yaşayan belli başlı ailelerin birkaç jenerasyonluk hayatlarını anlatıyor. Bu bakımdan ve herkesin bahsettiği “büyülü gerçekçiliği” de düşünürsek Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabına benzetebiliriz. Ama benim için aynı kulvarda değiller. Bilmiyorum, yüzyıllık yalnızlığı okuduğumda küçüktüm ama çok etkilenmiştim. Marquez külliyatına yönlendirmişti beni, bu kitap mesela şu anda bende böyle bir etki yaratmadı bünyemde.
Kitap benim için tam bir bütünlük içinde değildi. İlk köy tasvirinde her pusula yönüne doğru köyü koruyan meleklerden bahsetti. Sonra o melekler bir yere pek bağlanmadı. Bir yerde köyün sınırından, ve o sınırdan geçişi epey masalsı bir şekilde anlattı sanki sınırın ötesi yok gibi. Orda bir heyecanlandım. Fakat bu durum da sonradan bir yere bağlanmadı. Ne kadar hayali bir köy olsa da dünya gerçekliklerini içinde yaşıyordu. Dünya savaşları, köyü işgal eden askerler, kaçınılmaz Naziler vb.
En çok dikkatimi çeken bölümleri bir tahta oyunu üzerinden tanrı ve dünya yorumlamalarıydı. Farklı dünyalar, yaratılış ve Tanrı varoluşu üzerine ilginç çıkarımlar hoşuma gitti. Bir de Izydor’un dörtlemeleri ilginçti. Sonra tüm dünyayı dörtlemeler üzerinden görmesi. Gel gelelim beni çok sarmadı bu kitap, rahat okunuyor ama bitirince vay be dediğim bir durum yaşamadım. Yani bölük pörçük hoşuma giden tarafları oldu, ilginç bir anlatım tarzı var ama tam bir bütünlük yok.
Altını çizdiklerim
Biz sersem kızları neden savaş zamanında doğurduğunu hiç düşünmüş müydünüz?
Tanrı, Tanrı… O sadece gözü alacak kadar borçlarda da olan iyi bir muhasebeci. Bir hesap olması lazım. Bir yaşam harcanırken diğeri dünyaya geliyor.… Oğlunuz olacak herhalde, çok güzelsiniz.
Benim bir kıza gereksinimim var, çünkü kocam savaşa gitti ve bir oğlan babasız iyi büyümez s:14
İki tür öğrenme vardır. İçeriden ve dışarıdan. Birincisi en iyi, hatta yegane yöntem olarak kabul edilir. İnsanlar uzak yolculuklarla, izlemekle, okumakla, üniversitelerle ve derslerle öğrenirler-onların dışında olup bitenlerden öğrenirler. İnsan öğrenmek zorunda olan aptal bir yaratıktır. Bu nedenle kendine bilgi yükler, onu bir arı gibi toplar, daha fazlasını ekler, kullanır ve işler. s:19
Bi şekilde tüm kasabayı kendine almıştı, kasabadaki her acıyı ve her umudu. Bunlar Başak’ın üniversiteleriydi. Diploması karnında büyüyordu. s:19
Bundan sonra, O, Kendine insanların gözünden bakmıştır. Binlerce Kendini yüzünden görmüş ve onları maskeler gibi denemiş ve – bir aktör gibi- bi süreliğine maske haline gelmiştir. İnsanların ağzından Kendine dua ederek aynadaki yansımanın gerçek olabileceği ve gerçeğin yansımaya geçebileceğinden dolayı, Kendindeki aykırılığı keşfetmiştir. s:104
Neden seni affetmesini istiyorsun? Neden bir insanın affına gereksinimin var? diye sordum. O da, “Çünkü insan acısı yüzümde karanlık izler açar. Bir gün insan acısıyla söneceğim.” diye cevap verdi. s:123
Bu dünya çok uzun zaman sürmüş ve Tanrı’yı bezdirmişti. Böylece Dünya’ya inmiş ve karşılaştığı her hayvanı zorla parmaklarla, ellerle, yüzle, yumuşak deriyle ve düşünme kapasitesiyle donatmıştı – hayvanları insana dönüştürmüştü. Ancak hayvanlar, pek insana dönüşmek istememişlerdi, zira insanlar onlara canavar gibi görünmüşlerdi. Böylece komplo kurup Tanrı’yı yakalamış ve Onu boğmuşlardı. Ve işte böyle kalmıştı. Üçüncü Dünya’da ne Tanrı ne de insan vardı. s: 172-173
Tanrı onlara bakıp endişeyle düşünmüştü: Tek bir dil konuşan tek bir halk olurlarsa, bunlar her şeyi yapabilirler, akıllarına gelen her şeyi... Ben de dillerini karıştırıp onları kendi içlerine kapatacağım ve öyle yapacağım ki, biri diğerini anlamayacak. Sonra birbirlerine karşı çıkacaklar ve Bana huzur verecekler – İşte Tanrı böyle yapmıştı. s:284







