Baobab Ağacına Yolculuk

Baobab Ağacına Yolculuk

Orijinal adı “die Kremetartekspedisie” olan ve bilinç akışı tekniği ile yazıldığından sağı solu önü arkası tam kafada oturmayan bir kitap bu.

Güney Afrikalı Wilma Stockenström‘ün Afrikaans dilinde kaleme aldığı ve Nobel ödüllü memleketlisi J.M. Coetzee’nin İngilizceye çevirdiği bir eser. Yazarın adı zaten buram buram Germenik (Stockenström), kendisi de beyaz. Bunu söylüyorum çünkü kitabın konusu köle kadınlar. Köleliği kafamda direkt siyahilikle bağdaştırdığımdan bende uyandırdığı ilk duygu “hm?”

Oldukça vahşetlerle dolu bir yaşam süren Güney Afrikalı bir kadının hikayesi bu. Kimi zaman köle olarak kimi zamansa metres olarak konumlandığı, bir sahipten ya da yazarın değişiyle “velinimetten” ötekine geçtiği korkularla dolu bir yaşam. Her geçiş ile hayatının tepetaklak olması, değişen şartları ve belirsizlik… Peki ya şimdi ne olacak kaygısı ve tekrar hayatta kalma mücadelesi.

Daha boyları kalçasına ulaşmadan elinden söküp alınan ve “köle” yapılan bebekleri, kullanıldıktan sonra ikinci el “mal” olarak köle pazarında satılması, kadın sünnetine yaptığı gönderme, okuduğunuz birçok şey sizi sarsıyor.

Aslına bakarsanız bir çok kraliçenin de bebekleri kendilerinden kopartılıyor, bu anlamda köle ve kraliçeyi birbirine yaklaştıran bir bağlam gibi geldi bu. Özellikle Avusturya-Macaristan imparatoriçesi Sisi ( Elisabeth) ‘nin hayatını okurken de bu konunun çok altı çizilmişti.

Etkilendiklerim

Ben imrenilen, sünnetsiz olandım. Ben arzulanandım. Bunu umursamayacak kadar da gençtim, bırakın anlamayı. Bir çocuktum. Ne çocuk hem de ne çocuk. İçimde bir çocuk taşırken bile, daha çocuktum. s:16

Kimdi bu kadınlar, beni evlat edinen, bana annelik eden, erkeklerle oynanan oyunun inceliklerini öğreten? s:17

Lekesiz bir hayat sürdürdüğünüzde, araya girmelerine lüzum kalmaz. s:21

Benim yara izlerimle kaplısın, baobab. Bu kadar çok olduklarını bilmezdim. s:35

Yine de bu yanılsama, oyun arkadaşı olmadığımızı anlamam için yetti bana; aramızda korunması gereken bir mesafe vardı.  Ve ben bu mesafeyi koruyacaktım. s:37

En gençleri satın alırdı. Yumuşak zarı, teninin üstünde kan kabarcığı patlatır gibi patlatırdı. Açılmış, yayılmış, içinden kan akıtan biriydin sen. s:47

…şimdi artık rüya görmenin ve uyanmanın birbirini lanetleyen iki ayrı şey olmadığını, birbirlerinin uzantısı olduklarını, birbirlerine aktıklarını, zenginleştirdiklerini, tamamladıklarını, birbirlerini tahammül edilir kıldıklarını, baobabımın gerçekleşmiş bir rüya olduğunu algılıyorum.. s:105

Tweet about this on TwitterShare on Facebook5Share on Google+0Email this to someone
Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir