Uçucu Kül

Uçucu Kül

Monika Maron’un Animal Triste beni çok etkilemişti; hem Türkçe baskısındaki Banu Birecikligil‘in illüstrasyonu hem de hikayenin kendisi…

“Gri Kedinin Ölümü / Death of the Grey Cat” – Banu Birecikligil, 2009

Daha sonrasında Almancasını da okudum. Üzerine Acayip bir Başlangıç‘ı okumuştum. Arada bir fırsat bulunca bir çırpıda okuyuverdim Uçucu Kül‘ü, meğer ilk romanıymış. “Acaba saracak mı?” derken, epey beğendiğim, epey altını çizdiğim bir roman oldu. Yorumlara denk geldiğimde insanların yarıya kadar beğenip sonra sıkıldıklarını gördüm; çünkü “ben” anlatıcıdan “Tanrı” anlatıcıya dönüyormuş vs. Ne yalan söyleyeyim, okurken bunun farkına bile varmamışım. Beni geri kalanı da aynı oranda sardı… Çevirisi de çok iyi bu arada, bazı cümlelerde şapka çıkardım. Credits to:  Zehra Aksu Yılmazer (Çevirmen)

Hikaye çok çarpıcı geldi. Doğu Almanya’da, sosyalist rejim altındaki zamanlarda geçiyor; çünkü yazarın kendisinin de deneyimi bu yönde. Buradaki protagonist; otuz yaşında, boşanmış ve çocuklu ama “yıkılmadım, ayaktayım” mesajı veren bir kadın gazeteci. Bir termik santrale röportaj için gönderiliyor; insanların halini, meslek hastalıklarını, çalışma koşullarını görüp epey sarsılıyor. Bu sarsıntısını yazıya da birebir aktarınca çıngar kopuyor. Yazar o kadar güzel işlemiş ki… Naiflik mi? Sansür mi? Gözleri kapatmak mı? Bir yandan kadının özel hayatı, iş hayatı, aile hayatı…

Bana ilginç gelen noktalardan biri, sosyalizm içinde de sınıf farkı olduğunu gösteriş biçimi oldu:

“Yakınlaştığı erkekler arasında hiç işçinin olmaması bir tesadüf olarak görülebilirdi. Ama tesadüf değildi.”

Bir yandan da kendisine 15 yıldır aşık olan Christian ile tensel ve zihinsel bir buluşma yaşıyorlar ama Chris “Sende umduğumu bulamadım” tarzı bir zırvayla kızı yarı yolda bırakıyor. Üstelik aklına girip böyle eleştirel bir yazı yazmasına sebep olan da kendisi. Senin aşkın BALONDU, SÖNDÜ diyorum! “Yok seni farklı biri sanmıştım da farklı hayal etmiştim de…” tıraşları. Hem yüreklendir, “ÇARŞI her şeye karşı” tadında gazı ver ki kız yazıyı yazsın, iyice içine girsin olayın; sonra olaylar kopup kız depresyona girince çek git! Yani bilmiyorum, bana biraz böyle yansıdı bu durum. Neyse Josefacığım, mektubunu kaale almışlar meğer, haberin yok! Özellikle çocuğum olduğu için bu çocuklu kısımlar daha çok dikkatimi çekti. Ben de merak ettim, bir hafta iş gezisi olduğunda nereye bırakıyordu bu çocuğu? :D

İşin ilginç kısmı, ana dili Almanca olanların çoğu kitaba 1 yıldız, maksimum 3 yıldız basıp geçmiş; bu da ilgimi çeken bir nokta oldu. Bir fırsatım olduğunda Almancasını da okurum.

Altını Çizdiklerim

Prusyalılar ilk bisikletlerinin parasını kendileri kazanıyor, bütün gün ellerini yıkıyor ve devamlı bir görev yerine getiriyorlardı. Prusyalılıktan hoşlanmamıştım. s:13

Tek bildiğim, birinin bana devamlı nedüşünüyorsun, neredengeliyorsun, nereyegidiyorsun, nezamandöneceksin, nedengülüyorsun diye sormasını istemediğimdi. Sadece iki kafayla düşünebilen, dört bacakla dans eden, ortak kararlar alan, tek yürek hisseden Siyam ikizi olmak istemiyordum.
Telefon defterini karıştırıyorum, moral bozukluğuma, ağlamaktan şişmiş gözlerime katlanmasını kimden isteyebilirim. “Benimki” diye birinin tartışılmaz avantajı şu: İstese de istemese de katlanmak zorunda. s:26

Senin kendine uyguladığın sansürden iyidir: sağ elde tükenmezkalem, sol elde kırmızı kalem. s:29
Ulrike ne kadar saçmalarsa saçmalasın, hiçbir erkek onun kusuruna bakmaz, çünkü onun o dar omuzları, kırılgan görünüşü erkeklerdeki koruma içgüdüsünü, Ulrikeciği kendi aptallığından korumak için bile olsa, derhal harekete geçirir. s:69

kim olduğumu unutmak, günde sekiz saat unutmaya talim etmek. Arzuları imkansızlığın gübre yığınına atmak. S:92

ben sana olmayacak bir şey önermedin. Ama sen sabah dörtte kalkmak istemiyorsun, sekiz saat boyunca bir makineye zincirlenmek istemiyorsun, bin markından vazgeçmek istemiyorsun. Ayrıcalıkların elinden alınmasın istiyorsun; bu ayrıcalık, zevk aldığın bir işi yapmaktan ibaret olsa da. Bak, Marx entelektüellere değil de proletaryaya bel bağlarken ne yaptığını gayet iyi biliyordu. Sonuçta, senin zincirlerin dışında da kaybedeceğin bir şeylerin var. E bu durumda, azıcık özgür olmamaya katlanır insan, ayrıcalıkları kaybetmekten daha kolay en azından. S:93

çocuğu üzme sakın, der İda. Ama ben sabahtan akşama kadar rol yapmak, bir yabancıyla yaşarmışım gibi davranmak istemiyorum. Niçin öyle yapayım ki? Bir gün büyüyüp yetişkin olduğunda benim de çoğu anne gibi yalancının teki olduğumu keşfetsin, cinsiyetsiz bir varlık olduğumu sanırken erkeklerle yatan, ağlayıp zırlayan, çaresiz ya da mutlu bir kadın olduğum kafasına dank etsin diye mi? s:102-103

Ama kızıl saçlı, daha önce bir tesviyeci, bir tornacı ya da montajcıyla yatıp yatmadığını sormamıştı zaten. Josefa’nın aklını kurcalayan başka bir şeydi. Yakınlaştığı erkekler arasında hiç işçinin olmaması bir tesadüf olarak görülebilirdi. Ama tesadüf değildi. Altı yıldan beri gittiği fabrikalardaki geniş omuzlu, kaslı erkekleri, onların atölyelerde devasa parçaları oradan oraya taşırken özgüvenle sergilendikleri fiziksel güçlerini, kalın damarlarla kaplı kollarını gördüğünde, böyle bir bedenin altında yatmanın nasıl olacağını, böyle birinin onu okşarken ne söyleyeceğini, nasıl sevişeceğini, şefkatli mi yoksa kaba mı davranacağını, cinsel fantezilerinin olup olmadığını zaman zaman düşünmüştü. Ama onlardan biriyle yatıvermeyi aklından bile geçirmemişti. Alışkın olduğu iletişim düzleminden ayrılmaktan, kendine yabancı bir değerler sistemine maruz kalmaktan, ataerkil ya da tutucu ahlak vaazları dinlemekten, bunları Christian’la tartıştığı gibi tartışamamaktan korkmuştu Belki de, kendine bile itiraf edemediği sınıfsal bir önyargıdan, hatta sınıf engelinden başka bir şey değildi bu. s:157

Hayat nefes almak, sevişmek, yemek yemek, çocuk yapmak ve doğurmak, geçimini sağlamaktı. Hepsi bu. s:172

Ben, vasıfsız işçi Josefa Nadler şunu öneriyorum: Her işe eşit ücret verilsin, işin niteliği değil, iyi ya da kötü yapılması belirleyici olsun. s:19

Bu ülkenin her vatandaşı, altını çiziyorum, her vatandaşı bu durumun gereğini yapsın. Ömrünün bir ya da iki senesi günde dört saat bu tür bir işte çalışsın, kalan zamanında da duyarlığını korumak ve vaktini anlamlı kullanmak için bir dil ya da bir müzik aleti çalmayı öğrensin. s:198

Josefa teninde onun omzunu ve kolunu hissetti, duygularını elektrik akımları gibi birbirlerine iletebildiklerini hayal etti. Öyle bir şey olabilse, korkusunun birazını Christian’a iletir, ondan da birkaç amper sukunet çekerdi. s:211

Josefa, Luise’nin sivri burnuyla havayı çapalamasını izledi. Luise’nin kafadan hesap yapabilmesine, güç dengelerini pazarda balık satar gibi tartabilmesine, cevapları, arz talep ilkesine göre inceden inceye hesaplanan fiyatlar gibi önceden kestirebilmesine bu sefer minnettar olamadı. s:214

O zaman niye ağaçlardan indik, orda kalsaydık ya, medeniyet yüzünden dumura uğramamış mutlu maymunlar olsaydık ya. İnsanlık için en korkunç, en sinsi tehlike, atom bombası haricinde şu psikiyatristler. s:245

Bütün bir hafta iş gezisinde olduğumda, hafta sonları veya akşamları yazı yetiştirdiğimde çocukla tek başıma nasıl idare ettiğimi hiç sorduğunuz yok ama. s:250

Christian, kelimeler incecik bir buz tabakasıymış gibi ürkek ürkek konuşuyor, buzun ayaklarının altında kırılacağı anı vakitlice fark edebilmek için milim milim ilerliyordu sanki. “Bir şey istersin, çok istersin, devamlı hayalini kurarsın, sonunda bunu gerçekten istediğinden emin olursun. Ama sonra, tutkuyla istediğin şey olunca, hiç de düşündüğün gibi olmadığını fark edersin. Böyle bir şey olamaz mı?” s: 263

Written by EGe

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *