Körleşme, rica ederim!

Körleşme, rica ederim!

Yine epeydir merakımı celbeden kitaplardan bir tanesini bitirdim. Elias Canetti’den “Körleşme” ya da orijinalinden birebir çevirmek gerekirse “Die Blendung” -> “Kamaşma”. Çok net bir şekilde İtalyan sandığım yazarın çok renkli bir geçmişi olduğunu okudum. Canetti Rusçuk/Bulgaristan‘da dünyaya gelmiş bir Sefarad. Altı yaşındayken de ailesiyle Manchester’a taşınmış, erken yaşta babasını kaybedince de annesiyle beraber Viyana’ya göç etmişler. Kitabın orijinal dili “Almanca” yani yazar son kaldığı ülkenin diliyle kaleme almış eserlerini.  Viyana’da okurken Karl Kraus‘tan da dersler almış. Karl Kraus’un aforizmalarını Türkçeye rahmetli hocam Güven Savaş Kızıltan çevirmişti. Biz de onun dersinde bu çevirilere bakmıştık, aklımdan hiç çıkmayan “Odada bir erkek yokken kadın gerçekten kadın mıdır?” /Ist eine Frau in einem Raum, wenn kein Mann sie sieht? Gibt es die Frau an sich” deyişiyle… Bu kitaptaki seksist gelebilecek yaklaşımlar acaba bu ekolden mi diyorum?

Körleşme’ye gelecek olursak, kitap isminden dolayı Saramago‘nun “Körlük” ‘ünü çağrıştırdığından biraz o tip bir kurgu beklemiştim. “Never judge a book by its cover” dendiğinden kitabın kapağına çok da dikkatli bakmamışım aslında çok güzel resmedilmiş Sel Yayıncılık baskısında. Sadece birçok yazım yanlışı olması beni şaşırttı.

Kitap linguist diyebileceğim uzmanlığı Uzakdoğu dilleri özellikle de Çince olan dolayısıyla sinolog olarak geçen Prof Kien’in hayatıyla başlıyor. Eşi benzeri bulunmayan kitaplığı, babadan kalma mirası, üstten bakan duruşuyla çağrıldığı akademik seminerlere bile katılmayan bir kişilik. Kendi kurduğu dünyasıyla mutlu. Bu şekilde başlayan hikaye, diğer karakterlerin dahil olmasıyla absürdizme dönüyor. Profesörün hayatında bir anda ağırlığını artıran herkes sadece ve sadece onun parasının peşinde ve maalesef profesör bunu anlayamadığı bir boyutta yaşıyor. Küçük gördüğü, cahil diye ezdiği evinde çalışan kadın kısa sürede onu parmağında oynatmaya başlıyor. Kadın tüm roman boyunca giydiği mavi renkli kolalanmış eteğiyle göz dolduruyor.

Mavi etek

Kitap boyunca insanoğlunun ne kadar açgözlü ve para düşkünü olduğunu görüyorsunuz ve bir süre sonra herkes hiç hakkı olmayan parayı “kendi hakkıymış” gibi görmeye ve davranmaya başlıyor. Mavi etekli Therese Krumbholz olsun, kapıcı Benedikt Pfaff olsun,  Siegfried Fischer(le) olsun. Tüm bu karakterlere ayrı ayrı yoğunlaşmak iyi bir odaklanma gerektiriyor ve daha bir hikaye tam çözülmeden birdenbire yeni bir hikaye başlıyor. Ana karakterin tabiri caizse “muhallebi çocuğu” gibi oluşu, olayları algılayamaması ve hiçbir önlem almaması sizi çıldırtıyor. Kütüphanesini aklında taşıyabilecek zenginlikte bir hafızaya sahip, bir Sherlock gibi “Mind Palace / hafıza sarayı” olan birinin gerçek hayatta olan bitenden bu kadar “çakmaması” gerçek dışı geliyor. Kitap 21. yy’ın en iyilerinden biri olarak geçiyor ama beni şahsen derinden sarsarak “vay be” dedirtmedi. Belki bir kez daha okumam gerekir, en azından olay örgüsünü önceden bildiğimden daha iyi anlayabilirim

Sherlock – Hafıza Sarayı

Kitapta sık sık “Theresianum” geçiyor, benim için buranın ayrı bir anlamı var çünkü 2003 yılında üç hafta ben de Actilingua yaz kampı dahilinde yatılı olarak burada kaldım… Yatılı bir okul burası, 17.yy’a kadar giden bir geçmişi var, hala da okul olarak kullanılıyor.

Etkilendiklerim

Kendimi savunmasaydım, elimi salladığım anda ellisini bulabilirdim. Ama böyle düşüncesizce bir yaşamın sonu neye varır? Fiyatlar gün geçtikçe daha yükseliyor. Patatesler daha şimdiden öncekinin iki katına ulaştı. Bu artışın sonu neye varır, artık kimse kestiremiyor.  s:85

Aslında toz almak hizmetçinin işiydi. Kocasının da bir hizmetçi tutabilecek kadar parası vardı. s:137 


Hiç memnun değildi halinden; isteklerinin sınırı çok daha genişti. Olabileceğin yalnızca bir bölümünü elde edebilmiş olduğundan, ruhsal konumu da değişime uğradı; kendini ansızın bir dolandırıcı gibi hissetme başlayınca, kiliseye gitmeye karar verdi. s:175


…kitle çılgınlığı giderek genişler, nöbetçiler geçitlerdeki yerlerinden ayrılırlar, bütün koloni mutlu bir aşkın yalazlarıyla kavrulur, cinsiyetleri bulunmadığından çiftleşemezler; o ana değin alışılmış ne varsa tümünü batıran bir gürültü ve coşku, karıncılar ordusunudan oluşma bir tornaya yönelmiş çağrı olur, can düşmanları, bekçisiz kalmış kapılardan içeri doluşurlar; bir tek savaşçı bile savunmayı düşünmez, tümünün isteği aşktır yalnızca ve belki de nice ölümsüzlükler boyunca, özlemini çektiğimiz sonrasızlıklar boyunca yaşayabilecek olan kovan ölür, aşk yüzünden… s:527

Written by EGe