Hristiyanlıkta ve İslamiyette Kadının Statüsüne Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım
Bu kitabı nerden gördüm hatırlamıyorum ama adı çok dikkatimi çekmişti. Kapak resmi de ilgimi çekmişti sonra fark ettim ki, sevdiğim bir sanatçı olan Gülsün Karamustafa‘nın Yılan Kız resmi üç kere yan yana olacak şekilde kolaj yapılmış. Meğersem bir doktora teziymiş bu, Fatmagül Berktay’ın… Okuması görece rahat, yine de benim açımdan biraz kitabın yapısı tam bir bütünlük içermiyor gibiydi. Aslında bir kronoloji var ama ben konuya tam hakim olmadığımdan biraz dağınık kaldı. Her konu ama kendi içinde epey ilginçti.

Sadece kadının değerinin bin yıllar içinde nasıl değiştiği değil, farklı inanışların da diğer inanışları nasıl şekillendirdiğini görüyorsunuz okurken. Mesela Sümerlilerin inanış biçimlerini ya da tek tanrılı dinleri etkileyecek/esin kaynağı olacak hikayeleri olduğunu bilmiyordum.
Sadece Sümerliler de değil Hamurabi yasaları Asurlular bir sürü farklı yasadan bahsediyor, bunların hepsinin izlerini tektanrılı dinlerde görebiliyorsunuz.
Genel olarak beni etkileyen şey tanrıçadan yani anaerkil bir işleyişten göçebe toplum değiştikçe şehirler kuruldukça tarım yapıldıkça toplumun ataerkilliğe doğru evrilmiş olması ve kadının ikinci plana atılmış olması oldu. Hatta öyle bir noktaya geliyor ki bir kadın doğurmaktan başka ne işe yarar ki görüşünde bir çok düşünür.
Hatta kadının doğurması bile bir noktada küçümseniyor sanki o sadece bir platform bir barınak, bir kuluçka; yeni bir canlı oluşmasında etkisi yok denecek kadar az şeklinde yorumlanıyor.
Başka aklımda kalan bir şey Genesis de yani Tekvin Suresinde geçen kadının acılar içinde doğum yapması durumu, iki kez ağrı kesici almadan doğurmuş birisi olarak epey dikkatimi çekti. Meğer kadının acılar içinde doğum yapmasının sebebi Havva’nın ilk günahıymış a dostlar!
Dikkatimi Çelenler
Kadının ikinciliğinin doğal kabul edilerek bunun onun bedeninin denetlenmesinin meşru gerekçesi sayılması, her üç tektanrılı dinin ortak özelliği s:16
Şerif Mardin, genel olarak dinin, “belirli bir toplumun mekanizmalarını devam ettirmeyi sağlayan, öğrenilmiş fikri kalıplardan biri olduğunu” ve toplumsal yapı unsurlarının değişmeden kalması işlevini gördüğünü belirtmektedir. s:24
Bu indirgemeci görüşlerden biri, Godelier’e göre, dini “kendi söylediklerinin tek kelimesine bile inanmayan rahiplerin cahil halkı kandırıp egemenliklerini sürdürmek için uydurduğu yalanlardan ibaret sayan 18. yüzyıl Avrupa aydınlanmacılığının dar anlayışı“ dır. s:26
Bu eşitliğin nedenlerinden biri, topluluk içinde özel mülkiyetin bulunmaması ve gezici bir grubun yiyecek depolamasının olanaksızlığıdır. Bu nedenle hiç kise başkasından daha fazla mala sahip değildir ve dolayısıyla hiç kimse bağımlılığa ya da ezilmeye yol açacak biçimde bir diğerine karşı borç ya da minnet duyma konusumunda olmaz. s:46-47
Tanrıçanın aynı anda hem bakireliği, hem de analığı yüceltilir; örneğin tanrıça İştar, cinselliğini cömertçe sunan fahişelerin koruyucusu, ama aynı zamanda da tanrıların kızoğlankız gelini olarak tanımlanır. Onun hizmetine sunulan kadın cinselliği kutsaldır ve ritüellerle yüceltilir. Karşıtmış gibi görünen bu özellikler, eskiçağ insanı için birbiriyle bağdaşmaz şeyler değildir. s:54
Aiskhylos’un Eumenides adlı yapıtında erkekliğin temsilcisi güneş tanrısı Apollon dile getirir ve ananın, çocuğunun ebeveyni olmadığını ilan ediverir:
Çocuğum dediği yaratığı yaratan anne değildir. Anne yalnızca karnına ekilen tohumu besleyip büyütendir çocuğu yaratan tohumu onun içine koyandır. Kadın bir yabancı olarak bir yabancının tohumunu taşır. Oresteia 658-61 s:68
Bundan böyle onun cinselliği yalnızca ; annelikte ifadesini bulabilecek, onun dışında aşağılanacak ve hep
“ilk günah”ın hatırlatıcısı olarak lanetlenecektir. Annelik işlevi bile iki koşulla, yani çocuklarını acılar içinde dünyaya getirmek ve kocasının egemenliğine itaat etmek koşullarıyla bağlı olacaktır:
Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesi ile çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın; ve arzun kocana -olacak, o da sana hâkim olacaktır. (Tekvin,[3:16-17; abç.) s: 81-82
Lerner, peçenin yalnızca yüksek sınıflara özgü bir simge olarak kalmayıp, daha önemlisi herkesin (bütün erkeklerin) kullanımına açık olan kadınlar ile, yalnızca bir tek erkeğin kullanımına açık ve onun “koruması” altında olan “saygın” kadınları birbirinden ayırmaya olanak verdiğini belirtmektedir. s:94
Örtü, Müslüman kadına mutlak bir anonimlik kazandırır. Müslüman kadın olmak, in cognito yaşamak demektir. s:95
Tarihçi Thukydides (iÖ 400), kahramanı Perikles’in ağzından en iyi kadının “erkekler arasında hakkında, iyi ya da kötü, en az konuşulan kadın” olduğunu söylerken yerleşik bir inancı dile getiriyordu. s:99
Yahudiliğin kadınlara ilişkin anlayışı açısından son derece önemli bir nokta, Musa’nın “On Emri” arasında “tecavüz etmeyeceksin” şeklinde bir hükmün yer almamasıdır. Sina Dağı’nda Musa’ya indirilen emirler arasında zina etmeyi ve komşunun karısına göz dikmeyi yasaklayanlar vardır, ama erkeğin kadına tecavüz etmesini yasaklayan bir emir yoktur! Tecavüze uğrayan evli kadın, erkek ile aynı derecede suçlu sayılır ve taşlanarak öldürülür. s:107
Paulus’un kadına biçtiği rol bellidir, kadın erkeğe hükmeye, ondan üstün olmaya kalkışmayacak, bilgi edinme ve onu öğretme iddiasında bulunmayacak, evlenecek, çocuklar doğuracak (doğururken çektiği acılar Havva’nın günahının kefareti olacak) ve onları iyi birer Hristiyan olarak yetiştirecektir. s:115
Örneğin, tanrının kadınını neden yaratmış olduğunun anlaşılmaz esrarı üzerine kafa yoran Aziz Augustinus kadının erkeğe yoldaş olsun diye yaratılmış olamayacağını, bir erkeğin rolü daha iyi üstlenebileceğini söyler. Kadın erkeğe yardımcı olarak da yaratılmış olamaz, çünkü gene bu görevi bir erkek daha yerine getirebilir. Dolayısıyla Augustinus, “çocuk doğurmak dışında… kadının erkeğe nasıl bir yarari olabileceğini anlamadığı” sonucuna varır s:118
Müslüman olsun olmasın hiçbir teokraside ise, gerçek kadına yer yoktur.s:126
Gerçekten de İslamiyet, diğer iki tektanrılı dinle aynı geleneği paylaşmakla birlikte, kendi özgün damgasına sahip, dört başı mamur bir tektanrıcılık olarak doğup gelişmiş ve tektanrıcılık ile ataerkil düzen arasında en başından beri varolan yakın ilişkiyi mantıksal sonucuna vardırarak Kuran’ın buyrukları biçiminde mutlak ve değişmez kılmıştır. Böylelikle İslamiyet’in, Arabistan’da var olan sosyal dinsel vizyonu ve toplum toplumsal cinsiyet düzenlemelerini Orta Doğu ile Akdeniz’in diğer bölgeleri ile uyumlu hale getirmek gibi bir işlevi üstlendiğini ve her üç tekranrılı dinin pek çok ortak özelliği arasında en belirgin olanının hiç kuşkusuz kadın bedeninin denetlenmesi olduğunu söyleyebiliriz. s: 139-140
Hem kadınların hem de kadın olsun erkek olsun kölelerin “aşağı” olması Aristoteles’e göre doğaldır. Ancak doğa, köle ike kadını ayırmış ve her birini tek bir amaç için yaratmıştır. Kadınların varlık nedeni esas olarak anneliktir dolayısıyla gebe kadınlar bedenlerine dikkat etmeli ve zihinlerini yormamalıdırlar. Ancak üreme açısından belirleyici olan kadının katkısı değildir. Ona göre kadın bedeni erkeğin tohumunun içinde tutan ve besleyen bir araçtan ibarettir çünkü dişi ve sekresyon ruhtan yoksundur. Ruhu taşıyan erkek spermidir ve dolayısıyla gerçek yaratıcı erkektir. s:147
İkinci surenin 223. ayetinde de üreme eyleminin daha önceki bölümlerde gördüğümüz gibi tek yanlı bir eylem olduğu sergilenir: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır tarlanızı dilediğiniz gibi ekin.” s: 167
Kendilerini dindar saymayan insanlar bile dinsel derneklerin kültüre kattığı imgeler aracılığıyla düşünürler ve bunların yaydığı değer yargıların içeride taşırlar. Dinsel geleneklerin yarattığı imgelerin büyük çoğunluğu erkeklerce yaratılmıştır ama kadınlar bunları içselleştirir ve belki de her şeyden daha çok bu tanımların baskısı altında kalırlar. s: 238







