Tehlikeli Oyunlar

Tehlikeli Oyunlar

Tutanamayanlarla başladığım yola Tehlikeli Oyunlar’ı da okuyarak devam ettim. Sankt Georg Mezunları Kitap Klübü’nde bu ay için seçtik, benim de okunacaklar listemdeydi yanımda da vardı, fırsat bu fırsat oldu. Okunması öyle kolay bir yazar olduğunu düşünmüyorum Oğuz Atay’ın.
Atay, Hamlet ve İncil’den etkilenmiş bu kurguyu oluştururken. Kurgu, hatta “Üstkurmaca” olarak tanımlanan kategoriye giriyor.
Baş kahraman Hikmet’in gerçekte neyi yaşadığını pek anlayamıyorsnuz. Hangisi fanteziydi, hangisi rüyaydı, hangisini Hikmet kafasında manipüle etti, bu sınırların çizgileri yok. Bu tip okumalarda o yüzden özet geç dendiğinde zorlanıyor insan. Bir nevi “fight club“vari, zaten ilerleyen bölümlerde Hikmet I, II, III, IV, V gibi Osmanlı padişahı tadında ya da İngiliz kralı da diyebiliriz sürekli yaptığı İngiliz göndermerlerine dayanarak, farklı versiyonları ortaya çıkıyor hatta bazı “sahnelerde” Hikmetler birbiriyle çatışıyor.
Bilinç akışı ile üstkurmacanın birleşmesi ise tam evlere şenlik bir durum ortaya çıkarıyor. Kitap içerisinde bu akıştan çıkarak anlattığı birkaç bölüm var. Biri içinde Sevgi karakterinin hayatının anlatıldığı bölüm sanki gerçekliği olduğu gibi yansıtmış gibi. Düz yazı gibi zorlanmadan okunuyor, burada da yazarın eski Türkçe’ye hakimiyetini görüyor insan. Hem yeni Türkçe cümleler kurabilip hem de ağdalı Osmanlıca cümleler kurabilmesi bu iki kuşak arasında köprü olan nesilden olduğunu hissettiriyor insana.
Bir başka dikkatimi çeken şey ise eski yazım kuralları tutulmuş. Mesela günümüzde, fiillerin mastar hallerine ek geldiğinde, bir nevi isim-fiil olduklarında ve sesli harfle başlayan bir ek aldıklarında, yumuşamayı şu şekilde yazıyoruz: “yapmaya, etmeye”, fakat eskiden “yapmaĞa, etmeĞe” yazılıyordu.

Etkilendiklerim

Yatağa uzandı; yemek odasını, odada bulunan ve kısa bir süre için akrabası olan ve artık hiçbir şeyi olmayan insanları düşündü… Damat sevgisi, albayım, insan sevgisine oranla çok kısa sürüyor. s:32

Küçük oyunlara gelmemek için bu gecekonduya taşındık, büyük oyunlar oynayacağız. s:71

Karım düşündüğü için, ev işlerini de ben görüyordum albayım. Çok düşünceli kadındı: Durmadan düşünürdü. s:90

Gerçek, başkalarının bize uygulamaya çalıştığı tatsız bir ölçüdür. Birimi var mı Hikmet Amca? Birimi insandır. s:109

Fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeye ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. s:111

Mingayrihaddin hikayeler yazmış. Seni onla tanıştırmak istiyorum. Mingayraddin ne demek? Benim böyle şyler yazmaya hakkım olmamakla beraber bir zamanlar gençlik rüzgarlarının esintisine kapılıp, demek” s:193

Onları karıştıran insan ihtirasıydı. İhtiras kelimesini düşündü Sevgi, bir süre. Hayır, düşünmedi: Hayvanat bahçesine ilk defa götürülmüş bir çocuk gibi baktı bu vahşi kelimeye. İhtiras, basitlik ve bayağılıktı. İhtiras, babasının gülünç tavırlarla giyinip sokak dişilerinin peşinden koşmasıydı. İhtiras, Selim Bey gibi bir insanın bile, onu yüzüstü bırakan bir kadın için, gece yarılarına kadar kan ter içinde koşuşmasıydı… İhtiras, Sevgi’den çok daha güçlü insanların sonunda bu küçük ve güçsüz ve üşüyen kızdan daha bitkin, daha yorgun düşmesiydi. s:197

Bu kadınlar Sevgi’ye, evde hasta ve yalnız yatan annesine ve onların babasız-kocasız-savunmasız bırakılmalarına aldırmadan kocalarıyla birlikte nasıl böyle kayıtsız dolaşabiliyorlardı? Masum ve zavallı insanların başlarına gelen talihsizlikler için ortak bir sorumluluk duyulmamalı mıydı? s:201

Toplum içinde bir yer alabilmek için, her zaman tam kadro ile blunmak gerekiyordu: Anne, baba, hatta kardeşler ve hatta minimum sayıda akrabalar (teyze, dayı, hala, amca, yeğenler v.b.)… Oysa insanın dedelerinin, büyükbabalarının, babaannelerinin ve büyükannelerinin bile sağ olması gereken bir yaştaydı: On sekiz yaşındaydı. s:204

Süleyman’la Leyla Hanım’ın arasındaki anlaşmazlık mutlaka geçiciydi, böyle sessizce eriyip giden iki varlığın temelde bir çatışması olamazdı. Selim Bey’e göre bu insanlar asıl çatışmayı sezecek kadar ileri görüşlü değillerdi sadece. Asıl çatışma, Süleyman Turgut Bey ile, karısının çevresinde ona bir mezarlık yer bırakmayanlar arasındaydı. Dönüşlerinde, yol boyunca söylendi durdu: Biletleri, daha satışa çıkmadan kapışıyorlar. Kendileriyle birlikte karılarına, çocuklarına, bütün sülalelerine mezar satın alıyorlar. Bu ne biçim anlayış? Sen her zaman kuyruğun arkasında kalıyorsun: Bir sinemaya gidemiyorsun, bir fincan kahve içemiyorsun, doğru dürüst ölemiyorsun. Hep tetikte olacaksın, hep ilerisini düşüneceksin. s:218

Kiminle evleniyorsun? diye sordu telaşla. Hikmet, bu telaşı beğenmedi, ona kimse güvenemiyordu. “Bir kadınla”, diye homurdandı cevap olarak. Süreyya Hanım, Demek kız değil, bir kadın, diye üzüldü. s:237 (Kız mıdır kadın mıdır mevzuu taa o zamanlardan)

Şimdiki gençler, sadeliği her zaman bir meziyet zannediyorlar. s:280

Schlick: İsa’nın sözlerini hatırlayın: Ben size derim ki: Eğer bir insan kadının birine arzu bile bakarsa, kalbinde zinayı zaten işlemiştir. Cezası da göz çıkarma. Kanunda bir madde vardır sanıyorum. Komiser: Sanmıyorum efendim.Schlick: Bundan sonra konulmalı o halde. Ceza kanunumuzda büyük boşluklar var. İsa öleli ne kadar oluyor; demek hala bir tedbir alınmamış. s:285

Belki ben, efsanenin heyecanı içinde, ıssız bir adaya düşmüş zavallı bir ruh gibi, karaya çıkacak ilk canlıyı bekleyerek seninle karşılaştım. İngilizler, adada yaşadıkları için, belki de bu özlemi daha iyi belirtebilirlerdi. Ben, mutlak yalnızlığı ancak hayal edebiliyorum. s:327

Fakat bunu öyle bir şekilde yapıyorsun ki, bütün mahviyetkar görünüşüne rağmen haysiyetini korumayı ve sana karşı cephe alınmamasını beceriyorsun bu arada. İnsan senin hakkında ne düşüneceğini bilmiyor. Karşı tarafı yeteri kadar kötülemediğin için, seni dinleyenler, senden yana olmuyorlar. Hiç olmazsa, içlerinden seni küçük görmelerine seni beğenmemelerine sebep olacak kadar da açığa vurmuyorsun kendini. Seni ne yapsınlar? Mütercim Arif’in dediği gibi: “Nev-i beşer maişetini merak ve tecessüsle temin eder” s:333

Ha-ha. Beni korkutmaya çalışıyor. Benim dışında var olduğunu göstermek için elinden geleni yapıyor. İnsan kendine de karşı olamaz mı? Ha-ha. Sen, kendime karşı bensin. s:355

Beni olduğum gibi kabul ediyor. Sen, yalnız iyi programlarımı dinlemek istedin. Alaturka çaldığım zaman düğmemi kapatmak istedin. Belki gerçek canavar ben değilim. s:388

Yumuşak bir yerdeydin. Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleneceğini biliyordum. s:419

Futbol maçlarındaki geçici başarılarımıza güvenmeyelim; göreceksiniz, zamanla gene onlar kazanacak. s:448

Written by EGe

1 Comment

  1. Esra

    Ne güzelmiş bu blog, neden arada bahsetmedin acaba. Seçtiğin cümlelerden de kitabın tarzı iyi anlaşılıyor. Türkçe kitaplar nedense konuşma diline nazaran komplike bir dille yazılıyor, okumak çaba istiyor. Her zaman uğraşmak istemiyorum. Ama kitap hakkında yorum okumaya her zaman hazırım, eline sağlık Ege.

Leave a Reply

Your email address will not be published.