Sanırım içime oryantalist kaçtı!

Sanırım içime oryantalist kaçtı!

Ben çok bihaberdim bu terimden, ta ki Barcelona’da The Rise of the Global Economy dersi alıncaya dek. Çok ilginç şeyler öğrendim bu derste, ama sanki hocanın biraz ayrımcı bir tutumu vardı yani Batı Avrupalıların daha üstün olduklarına dair hep bir imalar seziyordum bahsettiklerinden. Kendisi Almandı. Sınıfta tek Türk de bendim. Ve o da bana sordu, kaçınılmaz soruyu. “Sizin gibi Türkleri gördükçe şaşırıyorum. Bir sana bakıyorum, bir de Almanya’dakilere”… Sen de mi Brütüs dedim içimden. Ne bileyim, bir profesörle konuşuyorsunuz dünya ekonomi tarihi dersi veriyor ve tüm göçlerin, şartlarının, getirilerinin ve götürülerinin farkında biri. O bile böyle bir soru soruyorsa?
Daha önce bir yazı yazmıştım bununla ilgili, derste “hijyen, temizlik, tuvalet” konuları geçince, Osmanlı’yı es geçip bir anda Çin’den bahsetmesi garip gelmişti. Gidip sorduğumda ise “derste her şeyden bahsedecek zamanım yok” demişti. Bense inat edip ona 17.yy’da Osmanlıda kurulmuş tuvalet vakıflarıyla ilgili link atmıştım :) İşte beni geldiğim yere bu kadar duyarlı yapan hep bu yaşadıklarım oldu. İnternet üzerinden diğer ülkelerdeki insanlarla iletişime geçtiğim andan itibaren, onların ön yargılarının içinde boğuldum. Savunmaya kalktım hep, bazen şiştim. Herkes tarihi farklı ve göreceli öğreniyor. Düşünceler buna ve medyaya göre şekilleniyor. Özellikle de Türkiye’den büyük göç almış Avrupa ülkelerinden birileriyle konuşmak maça onların gözünde 1-0 yenik başlamak gibi. Almanları, Avusturyalıları anlıyorum, ama içinde azınlık bile diyemeyeceğim kadar az Türk barındıran İspanya’dakilerin ön yargısını anlamam zor. “Türkiye’de Hristiyan biri yaşayabilir mi” , “Türkiye’de demokrasi var mı”; bu sorular derin sorular da olabilir aslında, ama bir kuaförde çalışan ve oldukça yüzeysel muhabbet yapan bir kızdan gelince ve sorarkenki naifliğini görünce cidden bilmediğini hatta kuşkuları olduğunu görüyorsunuz. Ya da “bir Türk için çok sarışınsın”
Tüm bunlar gün be gün içimde büyüyerek beni yurt dışında kendi ülkeme ve kültürüme oldukça duyarlı biri haline getirdi. Müslüman bir ülkeden geliyor olmanın tüm ağırlığını taşıdım üstümde bazen, hatta gitgide bunu belli etmek hoşuma gitti. Ne zaman yurt dışına gidecek olsam, Osmanlı figürleri olan takılar, sürmeler, bir şekilde Doğu ruhu taşıyan eşyalar almaya başladım yanıma. Biraz olsun karşımdakinin bakış açısını değiştirebilmek için…
Málaga
Zamanla fark ettim ki, bu kendimi, çevremi, şehrimi, ülkemi, kültürümü savunma iç güdüsü içimde bir bağlılık duygusu yarattı. Fakat onca zaman çok da bilincinde değildim içinde yaşadığım kültürden nasiplendiğimin. Globalleşen bir dünyadayız, dünyanın farklı yerlerinde aynı yaş grupları arasında çok daha fazla paralellik var artık. Daha dijitaliz ve bu birbirimize daha yaklaşmamızı sağlıyor.
Aklıma Berlin’de Erasmus yaparkenki ev arkadaşım Laura’nın bir dediği geliyor; kendisi Frankfurtlu olmasına rağmen Berlin’de okumayı tercih etmiş: “Berlin’de yaşamak inanılmaz bir duygu, tüm bu sokaklar tarih kokuyor. Burada neler olup bitmiş. Her adımımda farklı hissediyorum; tarih soluyorum”. Benim elbette ki Laura’nın hislerine bürünmem mümkün değil Berlin için. Fakat bana bir bakış açısı kazandırıyor. Daha sonra İspanya’da Master yaparken gittiğimiz Paskalya tatilinde; Güney İspanya’da bir şey yakalıyorum. Bu yazdıklarımı okuyabilen herkese ait, bize ait, bana ait. Osmanlının İslam’la buluşmuş kültürünün benzerini görüyorum Endülüs’te. Bir Avrupa ülkesinde…Demli çaylar, avlular, ufak havuzlar, sedirler, duvarlarda Arapça ayetler, gayet otantik. Yabancılamıyorum burayı nedense. Hatta çok ilgimi çekiyor. Doğu ile Batı’nın buluştuğu farklı bir coğrafi bölge. Bir geçiş noktası yani. Sol tarafta Endülüs, sağ tarafta Osmanlı; Hilalin iki ucu. Üstelik burası da üç dini barındırmış bir bölge. Üç dinin kültürünü harmanlamış bir alan…Tıpkı Ortaköy gibi…Tıpkı İstanbul gibi…
İstanbul’a dönüyorum sonra. Monet sergisini gezmek için Sabancı Müzesi’ne gidiyoruz. İçeride bir sergi daha var. Bir Ülke Değişirken, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. Tablolar inanılmaz güzel. Genelde müzelere yurt dışında giden ben, bir anda daha önce görmediğim tarzda tablolar görüyorum. Birinde camii içi, diğerinde semazenler sema ederken…
Bir Ülke Değişirken/Sabancı Müzesi
Bir Ülke Değişirken/Sabancı Müzesi

Daha sonra başka bir sergi vasıtasıyla Topkapı Sarayı’na gelmişim yıllar sonra. İrkiliyorum sarayın bahçelerinde gezinirken…Sanki Nasrid saraylarındayım Granada’da… Orada  işlemeli duvar yazıları var ise, burda da çinili var. 20 dakikam var ve Harem’i gezmeliyim bu sürede. Adrenalin yaratıyorum kendime. İçeri giriyorum, heyecanlıyım. Daha önce tarihi yerleri gezerken böyle heyecanlanmamıştım. Harem, haram kılınmış. Avlular, bahçeler, kemerler ve bir ayna! Tıpkı Endülüs Evi’ndeki gibi. Sanki o yüzyıla geri döndüm; kısıtlı zamanım var ve geziniyorum.

Endülüs Evi-Córdoba vs. Harem- Topkapı-Istanbul

Çıkışta müze mağazasında harem temalı ürünler görüyorum. Bir termos alıveriyorum. Kısmet bu ya, o hafta katıldığım bir çekilişte Pera Müzesi’nden bir puzzle kazanıyorum. Evet, yine harem temalı. “Düğün ertesi:Paça Günü”. Şimdi de Pera’da bir sergi başladı: Çöl ile Deniz Arasında… Ortadoğu ülkelerinden seçkiler var.

Düğün ertesi: Paça Günü, Puzzle
İmkânsız Rüya, Laila Shawa, 1988, Pera Müzesi
Eskiden hissiz olduğum bu tip ayrıntılar, ilgimi çekmeye başlıyor. Kaç yıldır yaşadığım İstanbul’da çevreye daha farklı bakmaya başlıyorum çünkü okuduklarımla, izlediklerimle, gördüklerimle beslenmiş hissediyorum. Eskiden Sultanahmet civarı bana çok da iç açıcı gelmezdi. Ya da ne bileyim, Eminönü meydanı. Ait olmadığım bir semt gibi görürdüm. Nasıl olsa ben Peralıydım, Galatalıydım. Şimdi ise her adım attığımda içimi bir heyecan kaplıyor. İçime oryantalist kaçtı dememin sebebi de bu. Kaç yıldır önümde olan şeylere karşı yeni yeni hisler beslemeye başladım. Neye benzetilir bu bilmem, kaç yıllık arkadaşına aşık olan insan modeline belki de. Bu Pazar Eminönü’ndeydim, Yeni Camii’den içeri girdim. Şadırvanı çok beğendim. Çıktım güvercinlere yem attım, tıpkı 3 yaşında yaptığım gibi.
Yeni Camii/Eminönü 1991
Eminönü / 1991
Uzun Çarşı Caddesi’nde gezindim. Rüstem Paşa Camii’ne girdim bu sefer de. Kim olduğunu, neler yaptığını bilerek. Çinileri gördüm tekrar. Kendimi Batı Avrupa’dan eski Osmanlı ülkelerini/sancaklarını gezmeye gelen turistler gibi hissettim. Bir o kadar cesur, gözü pek ve öğrendiklerini yerinde görerek sindirmek isteyen…
Eminönü
Tweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0Email this to someone
Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir