Çavdar Tarlasında Çocuklar

Çavdar Tarlasında Çocuklar

Bu kitabın bende İngilizcesi vardı “The Catcher in the Rye” ve sanırım üniversite zamanı okumuştum fakat çok keyif almamıştım diye hatırlıyorum. Müthiş argo doluydu ve sarmamıştı. Hatta okuduğum sene yazarı J. D. Salinger vefat edince o sene baya Türkiye’de de popüler olmuştu. Bu kitap, kitap klübümüzün Ağustos seçimi olunca iş başa düştü tekrardan okudum. Bu sefer hem İngilizcesini hem de Türkçesini aynı anda okudum. Kitap zaten 200 küsür sayfa olduğu için ve bölümlere ayrıldığı için yapması kolay oldu.

Tutunamayan Holden


Bu sefer bir sürü dikkatimi çeken şey oldu kitapla ilgili. Kısaca özetini geçmek gerekirse kitap üniversite öncesi henüz reşit olmamış bir gencin hayat deneyimlerini anlatıyor. Özellikle de yatılı kaldığı ve sürekli atıldığı okullardaki deneyimini. Mesela “kabadayılık”, ” insanların fakir olma ezikliği”, “intihara şahitlik”, “taciz edilme” gibi bir sürü olay. Dahil olduğu orta-yüksek sınıfın hayata tutumunu sürekli eleştirdiğini görüyorsunuz.

En çok ilgimi çeken şeylerden bir tanesi baş kahraman Holden’ın önüne kim gelirse onu onunla bir şey içmek istemesi bu isterse bir taksi şoförü olsun isterse, kardeşi yaşında (yani 10 yaşında) bir çocuk olsun birine içki içmeyi teklif ediyorsa öbürüne kakao içmeyi teklif ediyor. Ve sürekli de red yiyor…

Bu kitapla ilgili genel olarak ilgi çeken kısım ise, Holden’ın özellikle taksi şöförlerine yönelttiği soru:

“Central Park’taki gölet donunca ördekler nereye gidiyor?”

Bu benim de çok ilgimi çekti çünkü bu soruyu ben de yaşadığımız yere yakın Riedsee donunca, Flo’ya sordum :D. Gölde yaşayan onlarda ördek ve balıkçıl kuşa şimdi ne oluyor diye. Ondan dolayı yaptığı sembolik göndermeyi pek anlamamışım. Meğer sürekli okul değiştirdiğinden evini kaybetme korkusu ve adaptasyon zorluğundan bahsediyormuş.

“In perhaps the novel’s most signature scene, Caulfield feeds the ducks in Central Park and wonders where they vanish to when the pond freezes in the winter. It’s representative of Caulfield’s fear of losing home and struggle with changing environments, and it spawned the book’s most famous quote.”

Bir başka dikkatimi çeken şey bir kişinin onlarca kişiyle çıkması tam olarak bizim kültürümüz olmadığı için anlayamıyorum. Yani aynı kız aynı anda bir sürü farklı kişiyle görüşüyor aralarında bir şey var mı anlayamıyorum. İşin daha da komiği yanlarında biri varken sürekli herkesin gözü dışarıda ve başka kimi görebilirim, kime boncuk dağıtabilirim peşindeler. Bunu ama çok eleştirmiyor yazar. Sadece Sally ile bir çıktığında, Sally gördüğü bir çocuğun kim olduğunu tam hatırlayamayıp sürekli ondan bahsetmeye başlayınca, Holden’ın tepkisi:

“Niye yanına gidip ona sıkı bir öpücük vermiyorsun, onu tanıyorsan eğer. Bu, onun da çok hoşuna gider”
“Why don’t you go on over and give him a big soul kiss, if you know him? He’ll enjoy it.”

Başka bir nokta da 16 yaşındaki bir gencin sürekli taksiye binerek oradan oraya o bardan bu bara gitmesi ilginç geldi ki kendimi düşünüyorum ben de lise zamanımı Beyoğlu’nda geçirdim ben de sürekli bir gece hayatı içerisindeydim. Beyoğlu’nda da daha 18 olmadan çok rahat içki alabiliyordunuz ben de uzun boyluydum ondan ne demek istediğini anlıyorum. Yine de 16 yaşında bu kadar konserlerde barlarda aktif değildim sanırım. Lise 2 zamanına denk geliyor… O zamanlar ortaya karışık mekanlar vardı Gitar Cafe vs gibi hem cafe hem alkol alınabilen. Biz Maroon’a giderdik genelde Nevizade’de, Babylon’a bile lise sonda daha çok gitmişimdir. Lise 2’de Rock’n’Coke ya da Duman konserine vs giderdik…
Tek aklıma gelen 15 yaşındaydım lise birde, 2003 Noeliydi, lisede noel tatili olduğundan Uludağ’a kayak etkinlikleri düzenleniyordu. Benim gibi yabancı liseye giden herkesin de Noel Tatili vardı. Yani belli bir kitlenin gittiği bir geziydi bu. Okul gezisi değildi ama gidince görüyordunuz ki kreşten itibaren hayatınıza girmiş herkesle karşılaşabiliyorsunuz. Ben kayak öğreneceğim derdindeyken bir fark ettim ki millet günde 3-4 kez üst-baş değiştiriyor. Ben hariç tüm kızların akşam yemekleri ve gece gezmelerinde ayaklarında sivri burunlu siyah ayakkabılar var. Kendimi ait hissedememiştim ve bana da insanlar “boş beleş” gelmişti biraz.

Aklıma takılan bir başka faktör madem Jane’e karşı bu kadar hisliydi neden somut bir adım atmadı ya da her defasında arayayım arayayım dedi ve aramadı. Jane de Holden’ın oda arkadaşı ile çıkıyor, bunun farkında değil mi?

Kız kardeşi Phoebe’nin 4. sınıfa gidiyor olması ve annesine uyuyamadığı için bir fırt sigara çektiğini söylemesinden sonra annesinin minimal tepki vermesi mesela çok tuhaf geldi.

Ya da öğle yemeği için okuldan çıkıp eve gelmesi? Ne bileyim metropolde yaşıyorlar hatta Manhattan’da. Okuldan çıkıp öğle yemeğini evde yemek daha taşra işi gibi gelirdi bana.

Baş kahramanın orta yüksek sınıfa dahil olduğunu anlıyoruz anlattıklarından ama çevresini sürekli bir eleştirel halde. İnsanların hep boş konuştuğunu, insanların ilgisini çeken şeyin genel olarak sadece tüketim üzerine olması, ya da kim nerede ne yapmış kimi götürmüş muhabbetleri olmasını protagonist biraz zayıf buluyor. Her fırsatta da bunu eleştiriyor. Kendisini tam konumlandıramıyor gibi, sanırım kardeşini kaybettikten sonra ekstra bir kişilik bunalımı da geliyor. Tutunmak kolay değil, Holden tutunamayanlardan…

Altını Çizdiklerim

Real ugly girls have it tough. I feel so sorry for them sometimes. Sometimes I can’t even look at them, especially if they’re with some dopey guy that’s telling them all about a goddam football game. s:82

Önceleri bana ait zımbırtılara burjuva derken, yalnızca şaka yapıyor diyordum ve hiç üstünde durmuyordum; aslında gülünç bir şeydi. Ama sir süre sonra anlıyordunuz ki, şaka filan değildi dedikleri. İnsanlarla oda arkadaşlığı yapmak zor iş; eğer sizin bavullarınız iyi icnsten, onlarınki değilse yani. Oda arkadaşınız akıllı filan biriyse ve herifte iyi bir mizah duygusu filan da varsa, sanıyorsunuz ki, kimin bavulu daha iyiymiş diye kafaya takmaz, ama takıyor. Gerçekten takıyor. İşte, Stradlater gibi budala bir herifle oda arkadaşlığını yeğlemenin nedenlerinden biri de buydu. En azından, onun bavulları da, benimkiler kadar kaliteliydi. s:104

I said I’d enjoyed talking to them a lot, too. I meant it, too. I’d have enjoyed it even more though, I think, if I hadn’t been sort of afraid, the whole time I was talking to them, that they’d all of a sudden try to find out if I was a Catholic. Catholics are always trying to find out if you’re a Catholic. It happens to me a lot, I know, partly because my last name is Irish, and most people of Irish descent are Catholics. As a matter of fact, my father was a Catholic once. He quit, though, when he married my mother. s:108

That’s what I liked about those nuns. You could tell, for one thing, that they never went anywhere swanky for lunch. In made me so damn sad when I thought about it, their never going anywhere swanky for lunch of anything. I knew it wasn’t too important, but it made me sad anyway. s: 109

Bacak bacak üzerine atmış kızlar, bacak bacak üzerine atmamış kızlar, felaket bacaklı kızlar, rezalet bacaklı kızlar, harika görünen kızlar, bir tanısanız ne orospu olduğunu bileceğiniz kızlar. Gerçekten güzel bir manzaraydı, beni anlıyorsanız eğer. Bir bakıma, biraz da moral bozucuydu, çünkü durmadan hepsinin başına ne rezillikler gelecek diye meraka düşüyordunuz. Yani, liseden veya üniversiteden sonra. Herhalde çoğu sersem heriflerle evlenecek diyordunuz. Hep o lanet arabalarının mil başına kaç litre benzin yaktığından bahseden herifler. Golfte ya da ping pong gibi salak bir oyunda size yenildikleri için çocuk gibi kızan herifler. s:117

Written by EGe

2 Comments

  1. Esra

    Egecim iyi ki okudum yorumunu, aramizdaki yas farkindan herhalde ben bu kitapta kendi o yaslarimi hatirlatan hicbir sey bulamadim, ama demek ki yillar gectikce daha bir Amerikanlasmisiz, ozetle benim lisede hic gece hayatim olmadi. Ben bu kitabi daha felsefik, sembolikti diye hatirlamistim halbuki cok gundelik dille yazilmis, 16 yasinda biri iste bu derinlikte olur. Ben kitaptan acayip sıkıldım, kulüp için pkumasam bir kenara atardım valla…

    1. EGe

      Açıkçası bana da yazıldığı dönemde 16 yaşında bir çocuğun böyle bir hayat yaşaması baya uçuk kaçık geldi :D Ben lisedeyken 2002-2007 dönemi, Beyoğlu’nda lisesi olan herkesin bir gece hayatı oluyordu bir şekilde. En kötü Nevizade, Asmalımescit’e gidiliyordu. Bir sürü cafe/bar açılmıştı vs. Ve bizim yaş dönemine hitap eden çok konserler oluyordu Duman konserlerini, Rock’n’coke u ondan yazdım. Geçen azınlıklar hakkında konuştuğumuzda da ama lisedeyken bizim dönemde pek yoktu demişti herkes, ben de ona şaşırdım. Çünkü lise bana “azınlık” diye bi kavram olduğunu öğretti. Beni kültürel olarak baya etkiledi yani. Annemle Kınalıada’ya filan gitmiştik Ermeni arkadaşlarımın yazlığına mesela. Hatta Hulki Bey ve Arkadaşları kitabına bayılmıştım bana bu çok kültürlü İstanbul hissini tekrar yaşatmıştı:
      https://egecita.com/septembriana-hulki-bey-ve-arkadaslari/

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *