Pismis Tavugun Basina Gelenler

Pismis Tavugun Basina Gelenler

Nasıl bir yolculuktur bu? Osmanlı Hanedanlığı’ndan ( Padişah IV. Mehmed) , İngiltere’deki Stuart Hanedanlığı’na ( Charles II.), Ceneviz Cumhuriyet’ine hatta   Orange-Nassau Hanedanlığı’na kadar ( William III.) …

Öyle bir yolculuk ki 1666 Büyük Londra Yangını’ndan tutun 1665 Sabetay Sevi‘nin ortaya çıkışına kadar pek çok heyecanlı ve tarihi anlamda kilometre taşları olan olayların arasından geçiyor ve tanıklık ediyor. Neyin peşinde, neyin uğruna?

Cübeyl ( جبيل) ‘den doğma büyüme bir yabancı. Cübeyl aslında şu an Türkçe’de Biblos olarak geçiyor. Lübnan’ın Beyrut kentinin kuzeyinde yer alan antik bir Fenike liman kenti. Doğu’da, Arap dünyasında doğmuş bir Cenevizli ve kökenlerini sürdürmeye çalıştığı sülalesi Embriaco. Ve birdenbire ortaya çıkan bir kitap, Tanrı’nın 100. ismini söylediğini vaadediyor ve bu gizli bilgiyi bilenler uğursuz yıl olan ve kıyametin kopacağı var sayılan 1666’da onları koruyacak! Kitabı yanlışlıkla satmak durumunda olan sahaf Baldassare, fellik fellik onu aramaya dünya turuna çıkıyor. Bu yolculuk boyunca yaşadıkları ise tabiri caizse pişmiş tavuğun başına gelmeyecek gibi. Tutsaklıklar, esaretler, tutkular, sevişmeler, hüzünler, zenginlikler, fakirlik, hayatta kalma ve hayata tutunma… Ve evet, demeden geçemeyeceğim: Zavallı Marta!

Etkilendiklerim

Gözyaşıyla ödenmiş bedel, tuzlu suyla geri verilmez. s:92

İki el, bir yüz, bir yürek; aşkta ani yön değiştirme ve dirençli başkaldırma yetilerini iyi bildiğim, ama bunca güçlü ve insanı bunca saran bir sevgiyle dolu olduğunu tahmin etmediğim bir yürek… s:92

…ve önümüzdeki gece Maymun’un kuzeninin evinde geçecek olsaydı, bedenlerimizle birleşirdik orada, nasıl şimdi ruhlarımızda birleştiysek… Aşk, arzuyla olduğu kadar sabırla da beslenir…s:93

“Allah, ‘el-ilah’ın hecelerinin kaynaşmış biçimidir ve yalnızca ‘Tanrı’ anlamına gelir. Bir ad değil bir belirtmedir. Tıpkı ‘sultan’ der gibi.” s:103

Bakışlarımız birbirini buldu; sonra ikimizin de gözünü ötekinden önce kaçırmak istemediği bir oyundaymışız gibi, uzun süre öyle kaldık birbirimizin karşılıklı aynalarında. s:106

Ama sanırım çoğu kez yalnızca istekleriyle besleniyor yürek; dahası, bu istek yerine getirildiğinde boşalıveriyor. s:156

İyi bir şarabın kendi renginden başka rengi, kendi ruhundan başak ruhu olmadığını bilecek kadar Doğu’da yaşamış biri o. s:166

Ne tatlıydı o ilk geceler. Yazgı’nın cilvesine boyun eğer gibi yanyana uzanıyorduk yatağa ve bir oyun oynuyorduk: O benimmiş gibi yapıyor, ben de ona inanıyormuş gibi davranıyordum. Oysa şimdi birbirimizi seviyoruz, oyun oynamıyoruz ve yatağımız hüzün içinde artık. s:203

Kendini feda etmek, hem cesaret hem de korkaklıktır biraz.  Saf cesaret, dünyaya meydan okuyabilmektir; saldırılara karşı adım adım kendini korumak ve ayakta ölmektir. Kendini darbelere teslim etmek onurlu bir kaçıştır olsa olsa. s:207

Ve şifremin sırrını verirsem, Fransa kralının Doğu’yu işgal etmesinden pek hoşnut kalacağımı okuyabilir rahatça. s:277

…beş yıl önce prenses Catherine de Bragança, Kral Charles’la evlendiğinde, drahoma olarak iki yer götürmüş kocasına: Biri Tanca, biri de Hindistan’daki Bombay’mış s:289

“Kayra’nın suladığı bir ülkeyi terk edip, Lanet’in sürdüğü bu topraklara geldiniz demek” s:313

…ama bu kadının beni doyurma biçiminde, bir emzirme kokusu vardı sanki. Şu an ona karşı, ekmeğine, tereyağlı birasına, varlığına, özenli gülümsemesine, sabırlı duruşuna, lekeli önlüğüne , acemice içtenliğine karşı, sınırsız bir sevgi duyuyordum içimde. s:333

Orada acele ve telaş, çılgınca bir yoğunluk veriyordu her saniyeye; burada sınırsız zaman her harekete bir tınlayış, bir süre, onu zenginleştiren ve yoğunlaştıran yankılar veriyor. Kovalanan hayvanlar gibiydik orda, başkalarının ve yasağa meydan okuma duygusunun kovaladığı. Burada bunlardan eser yoktu; kent varlığımızdan habersizdi, dünya varlığımızdan habersizdi; hiç de suçlu hissetmiyorduk kendimizi, iyiden kötüden  uzakta, yasaklanmışın alaca karanlığında yaşıyorduk. Zamanın bile dışında. Suç ortağımız güneş tatlı bir yavaşlıkla batıyor, suç ortağımız gece uzun olmayı vaadediyordu. Damla damla tüketebilecektik birbirimizi, son tad zerrresine kadar. s:334

Tweet about this on TwitterShare on Facebook7Share on Google+0Email this to someone
Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir