Cam Kent
Okuduğum ilk Paul Auster kitabı bu oldu. New York üçlemesine Cam Kent ile başladım, kitabı Sankt Georg Kitap Klübü ile seçmiştik. Almışken de tüm seriyi aldım.
Açıkçası kitap bir sürü düğüm bıraktı. Olaylar tam baÄŸlanmadı. Mesela neden bu “yazarı” aradılar, telefonunu nereden buldular, neden Paul Auster ÅŸeklinde kodlanmış telefonda bu yazarı buldular? Biraz böyle geliÅŸgüzel anlatılmış. Yazarın kendisini hikayede kullanması ise beni benden aldı. Literatürlerde buna Yan Lianke fenomeni deniyor.
Bir ara böyle bir din göndermeleri baÅŸladı, profesörün yazdığı tez/araÅŸtırmada epey bir dini bilgi verildi ama karman çorman. Ben sandım ki bu bilgiler bir yere baÄŸlanacak. Yani Babil kulesinden girdi Hristiyanlıktan çıktı bir ÅŸekilde Amerika kıtasına baÄŸladı onu da vaadedilmiÅŸ topraklar gibi yansıtmış. MeÄŸer İncil çoÄŸalın, yeni dünyalar keÅŸfedin demiÅŸ de iÅŸte o yüzden Amerika’yı keÅŸfetmiÅŸler de konu Amerika’ya kadar geldi. Bu tip anlatımlarda baÅŸka bir bestseller yazarı olan Dan Brown‘u beÄŸeniyorum. Her ÅŸeyi net bir ÅŸekilde anlatıyor, yaptığı din göndermeleri hikayede bir yere varıyor. Bu özellikle de Melekler ve Åžeytanlar’da çok iyi kullanılmıştı.
Kitabın çevirisini de beÄŸenmedim ama bu tam çevirmenden kaynaklanmıyor, İlknur Özdemir’in baÅŸka birçok çevirisini okudum ve beÄŸenmiÅŸtim fakat bu kitapta bi yavan kalmış gibi. Cümle kalıpları, anlatış tarzı pek içine çekmiyor okuyucuyu. KeÅŸke İngilizcesini okusaydım ama fırsat bu fırsat İstanbul’dayım diye basılı bir ÅŸekilde alayım dedim.
Hayaletler
Üçlemenin ilkine kıyasla bunu daha çok beÄŸendim hatta 3,5 verebilirim. Bu hikayede isimler yok renkler var. Ama renklerin bir anlamı var mı ya da ne bileyim mavi ve sarı yeÅŸil yapar mesela, böyle ÅŸeyler göze önüne alınmış mı, sanmam. Çeviride beni rahatsız eden ÅŸeyi buldum -dır, -dur. Yani bildirme eki kullanımı. Eminim ki kitap Türkçe yazılmış olsa bu ekler kullanılmazdı. Bir önceki hikayeyle tek benzer yanı “birini gözetlemek” ve bu iÅŸi yaparken kendini kaybeden bir ben anlatıcı. Biraz Cortazar tadı verdi sonlara doÄŸru yarattığı gizem. İlk baÅŸlarda yine bir öncekine benzeyen sonu muÄŸlak bir detekitflik hikayesi sandım, evet sonu hala muÄŸlak ama ilkinden çok farklı. Hatta biraz Black Mirror dizisinde bir bölüm olurmuÅŸ gibi hissettirdi.
Kilitli Oda
Üçlemenin son kitabını da okuyunca taÅŸlar biraz yerine oturdu. Çünkü ancak üçüncüsünü okuyunca hikayeler arasındaki paralel noktaları fark edebiliyorsunuz. Mesela biri “yeni bir kimliÄŸe bürünme” ya da “obsesif derece detektifçilik yapma”. Bu hikayede önceki hikayelerde geçen kahramanların adı geçiyor ve bir ÅŸekilde hikayeler arası geçiÅŸ varmış hissi oluyor. Ara ara ben ÅŸimdi ne okudum ya dumuru da yaşıyor insan. Tüm hikayelerde bir gizem var. Bana kalırsa bu üç hikaye ayrı ayrı roman olarak basılmamalıydı çünkü yazara haksızlık oluyor. Tek Cam Kent’i okuyarak Auster’ı deÄŸerlendirmek insafsızcaymış.YiÄŸidi öldür hakkını ver, ilginç bir kafa yaÅŸatıyor Auster, iyi ki okumuÅŸum dedirtiyor. Bu üçlünün yarattığı harmoni ve beyin jimnastiÄŸi yazar hakkında daha farklı düşündürtüyor. Hakkında tezler bile yazılmış, öyle bir karışım bu.







