2666

2666

2015 yılında okuma listeme eklediğim, en sonunda okuma fırsatı bulduğum Latin Amerika Edebiyatı koleksiyonuma eklediğim bir Roberto Bolaño kitabı. Memleket Şili ama olaylar Meksika, İspanya, ABD’de vuku buluyor. Kitabı Zeynep Heyzen Ateş Türkçe’ye kazandırmış.

Kitabı okumam bir ay bir hafta sürdü, bin sayfaya yakın eser beş ayrı bölümden oluşuyor. Benim için enteresan bir okuma oldu çünkü kitapta sorulan soruların cevabı tam olarak yok, birçok kapı açık kalıyor. Ben bir hevesle okudukça bu düğüm çözülecek, konu aydınlanacak diye ilerlerken artık son sayfada içimden dedim ki:

“EGe, bu da Agatha Christie romanı değil ki son sayfada tüm düğümler çözülsün!”

Benim için en zorlu okuma bilinç akışı tekniği ama derinliklerine inmeden okumayı öğrenince buna da alıştım. Bu kitapta bilinç akışı yok fakat ordan oraya ordan oraya bir kurbağa gibi zıplıyor yazar. Sanırım ben kendim de biraz böyle olduğumdan bu durum okurken beni güldürdü; beyni benimki gibi sürekli çağrışım yapıyor gibi…

Yazarın, öykü içinde tekrar bir öyküye başlayan bir nevi “Matruşka” bebeklerini andıran bir stili var, ama bu bu bebekleri tekrar kapatıp birbirlerinin içine yerleştirip birleştirmiyor. Art arda o kadar çok kapı açıyor ki, hikayeler bir yere varacak mı derken oradan oraya oradan oraya sürükleniyorsunuz. Denizden gelen dalgaların sizi bambaşka yere atması gibi, denize girdiğiniz yerden çıkamamanız gibi… Kafanızda taşlar oturmuyor, belki de yazar kitabı bitiremeden hayata veda ettiği içindir, bilmiyorum, mümkün.

Yüzlerce karakterin olduğu hikayelerde, dikkatimi çeken bir unsur ise, yazarın kendisine ait olup olmadığından emin olmadığım birçok enteresan fikir ve gözlemi seçtiği bir karakter ağzından anlatması. Mesela birisi “ırkı geliştirmek” adı altında anlattıkları (aşağıda etkilendiklerim bölümünde bulabilirsiniz). Yazarın kendisi de Latin Amerikalı olduğu için bu konu hakkında ilginç tespitleri var… Meksikalı olmak haricinde, Afro-Amerikan olmak, Yahudi olmak gibi tarih boyunca büyük yankılar uyandıran ırksal olaylarla ilgili de epey düşüncesini okuyorsunuz.

İçindeki hikayelerden ilki nereye bağlanacak diye beni epey meraklandırdı, aslında kendi içinde bir sonuca ulaşmış tek hikaye diyebilirim. Daha sonra Amalfitano’nun hikayesi de beni aşırı sarstı. Daha doğrusu karısı Lola’nın hikayesi. Bana ultra-sürreel geldi karısının kaçış hikayesini okumak. Gazetecinin siyahi olma durumu epey yer buldu. Suçlular kısmında da, fakir olup öldüğünde suçlunun bulunması için kimsenin kılını kıpırdatmadığı gözümüze sokuldu. Bulunan delillerin, gönderilen tahlillerin kaybolması gibi ekstrem durumlar ve bu duruma karşı hiçbir sorumluluk alınmaması. Ölen kadınlar toplumun alt sınıfına ait olduğundan durumun pek de “sallanmaması”… Archimboldi’ye gelirsek de, okula bile doğru düzgün gidememiş birinin yıllarca askerlik yapıp sonra bir anda nobele aday olabilecek düzeyde edebi eserler yazmasını biraz yadırgamadım değil!

Bu arada bu kadar kadının art arda öldürülmesi, bir nevi seri katili hatırlatmış, ama bu kadar kadının ölümü hep bir seri katil olmak zorunda değil, Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınlar için dijital bir anıt bulunuyor.

Etkilendiklerim

Kadın adeta transa geçmiş gibi konuşuyordu. Konuşacak hiç kız arkadaşı yok mu acaba? diye düşünmüştü Espinoza çünkü kalbinin derinliklerinde, kadının konuşmalarının erkeklerin kulaklarına uygun olmadığını, başka bir kadın tarafından dinlenmeleri gerektiğini düşünüyordu. s:51

Espinoza, yaşananlarn, gerçekte nasıl biri olduğunu açığa çıkaran bir eylem olarak görülüp görülmeyeceği üzerine düşündü, başka kelimelerle ifade edilecek olursa, şiddete eğilimli ve göçmenlerden hoşlanmayan saldırgan biri olabilir miydi? s: 105-106

Pelletier, Vanessa’ya fahişelik yaptığından Arap’ın haberi olup olmadığını sordu, kadın adamın bildiğini ama umursamadığını çünkü bireysel özgürlüklere inandığını söyledi. s:107

Kişi Barselona’dayken, Buenos Aires ve Mexico City’de yaşayan, orada bulunan insanların var olmadıklarına inanıyordu (ya da inandığını düşünmekten hoşlanıyordu). Zaman farkı, onların yokluğunu gizlemek içindi. Amalfitano’nun teorisine göre var olmayan ve kendilerini toparlama şansı bulamamış olan şehirlere yapılan ani yolcuklar sonucunda oluşan fenomene jetlag deniyordu ve kaynağı, sizin yorgunluğunuz değil siz oraya gitmeseniz hala uyuyor olacak insanların yorgunluğuydu. s:231

..saydığı başlıklar, başka bir hayatta Trakl olabilecek ve hatta belki bu hayatında da, Avusturyalı benzeri gibi, çaresizce şiirler yazan kitapsever genç eczacının zevkini ortaya koyuyordu. Daha az bilinen yapıtları, meşhur olanlara tercih ettiği açıktı. Dava’yı değil Dönüşüm’ü, Moby Dick’i değil Bartleby’yi Boulevard ve Pecuchet’yi değil Yalnız Yürek’i ve İki Şehrin Hikayesi’ni değil Noel Şarkısı’nı seçmişti. Ne üzücü bir ikilem diye düşündü Amalfitano. Kitapsever eczacılar bile, bilinmeze uzanan yollar sunan muhteşem kitaplara el atmaya korkuyor. Büyük ustaların antrenman niyetine yazdığı kitapları tercih ediyorlar ya da daha kötüsü, büyük ustaların ustalığını görmek isteseler de bunun için çaba harcamaya hevesleri yok, gerçek mücadeleden, ustanın hepimizi korkutan mücadelesinden kaçıyorlar, oysa büyük yazarlar, ölümcül yaralar almaya ve kan kaybetmeye aldırmaksızın, bizleri korkutan canavarlarla savaşmayı sürdürüyor. s:275

…yoksulların özellikle de yoksul zencilerin, paralarını harcama şekillerini onaylamıyordu. Pezevengin birinin limuzinle dolaştığını gördüğümde kan beynime sıçrıyor, dedi. Bunu görmeye katlanamıyorum. Yoksulluktan gelen insanlar parayı bulduklarında, doğuştan zenginlere göre daha onurlu davranmalı, dedi.. s:302

Örneğin 17. yüzyılda, köle gemilerindeki malların en az yüzde yirmisi ölüyordu. Mal derken, satılmak üzere, diyelim ki, Virgina’ya götürülen kara derililerden bahsediyorum. Ama bu durum kimseyi üzmüyor, Virginia gazetelerinde manşet olmuyor veya kimsenin sokaklara dökülüp kaptanın asılmasnı talep eden çığlıklar atmasıyla sonuçlanmıyordu. Oysa bir çiftlik sahibi çıldırır, komşunu öldürür, atına atlayıp evine döner ve karısını öldürürse Virginia’da yaşayanlar sonraki iki ayı korku içinde geçirirdi. Topu topu iki ölüm. At üstündeki katille ilgili efsane kuşaklar boyunca anlatılırdı… Ya da Fransızları düşünün. 1871 Paris Komünü sırasında binlerce kişi öldürüldü ama kimse gözünü bile kırpmadı. Yaklaşık aynı dönemde bir bıçak bileyicisi, eşini ve annesini öldürdükten sonra polis tarafından vuruldu. Bu hikaye sadece Fransız gazetelerine manşet olmadı, bütün Avrupa gazetelerinde yer aldı ve hatta New York Examiner’a kadar ulaştı. Neden? Çünkü komünde öldürülenler toplumun parçası değildi, gemilerde ölen kara derili insanlar da toplumun parçası değildi ama Fransa’nın başkentinde öldürülen kadın ve Virginia’daki atlı katil toplumun parçasıdır. Onların başına gelenler üzerine yazılabilirdi çünkü, kaba bir tabirle, yazılmaya değer şeylerdi. s:321

Santa Teresa’dan Arizona’ya giden üç kamyonun otobandan geçmesini beklerken kasiyere söylediklerini hatırladı. Amerikalıyım. Neden Amerika’da olsa yapacağı gibi “Afrika kökenli Amerikalıyım” dememişti? Yabancı bir ülkede olduğum için mi? Ülkeme iki adımlık mesafedeyken, yabancı bir ülkede sayılır mıyım? Yani bazı yerlerde Amerikalı, bazı yerlerde Afrika kökenli Amerikalı ve bazı yerlerde ilk ikisinin doğal bir uzantısı olarak, hiç kimse miyim? s:340

Ama artık Meksika’nın orta ve üst sınıfı değişiyor. Zenginleşip sınırın kuzeyindeki kadınlarla evleniyorlar. buna, ırkı geliştirmek denir. Kısa boylu Meksikalılar, kısa boylu oğullarını üniversitede okumaları için Kaliforniya’ya yolluyor. Çocukların paraları var. Zengin çocuk aklına eseni yapıyor ve bu tavır bazı kızları etkilemeye yetiyor. Dünyada metrekareye en fazla sayıda aptal kızın düştüğü yer Kaliforniya üniversiteleridir. Anafikir şu: Oğlan bir diplomaya ve dönerken beraberinde de Meksika’ya getirdiği bir eşe kavuşuyor. Böylece Meksikalı torunlar artık kısa boylu olmuyorlar, orta boylu oluyorlar, tenleri daha açık renk oluyor. Bu torunlar, zamanı geldiğinde babalarının Amerika’daki üniversitelere yaptıkları seyahatin aynısını yapıyor. Bu da yine Amerikalı eşler ve gittikçe daha uzayan çocuklar anlamına geliyor. Yani Meksika’nın üst sınıfları, İspanyolların yaptığının tersini yapıyor. Kanları kaynayan ve uzun vadeli planlar yapmakta başarısız olan İspanyollar yeri kadınlarla birlikte oldu, onlara tecavüz etti, onlara kendi dillerini kabullenmeye zorladı ve bu şekilde ülkeyi beyaza döndürebileceklerini düşündü. O İspanyollar, sonucun beyaz olacağını sanıyordu ama hatalıydılar, kendi döllerinin gücünü fazla ciddiye alıyorlardı. Halkın yapısını değiştirecek kadar fazla sayıda kadına tecavüz etmek mümkün değildir… Kimse tevacüz yoluyla bütün bir ülkeyi beyaza çeviremez. Eğer kendi melez çocuklarına ve melez torunlarına tecavüz edebilselerdi, belki bir sonuç elde ederlerdi…. Sonuçları her yanda görüyorsunuz. Kendilerini tanrı sanan İspanyolların dölleri, binlerce yerlinin arasına karışıp kayboldu. İlk melezler, yüzde elli beyaz ve yüzde elli yerli olanlar ülkeyi yönetti; bakan, asker, tüccar ve yeni şehirlerin kurucuları oldular. Tecavüz etmeyi sürdürdüler ama bu tecavüzün meyveleri aynı olmadı çünkü tecavüz ettikleri yerli kadınlar, daha az beyaz kanı taşıyan melezler doğruyordu. Bu böylece devam edip gitti. s:345-346

Araf’ta olmak böyle bir duygu olmalıydı, sonsuz, çaresiz bir bekleyişti, başı sonu belli olmayan, son derece Latin Amerika’ya özgü bir deneyimdi ve hiçbiri aslında bu tür bekleyişlerin yabancısı değildi, bir gün geçmişinize bakar ve hayatınızın her gününü bu tür bekleyişlerle harcandığını fark ederdiniz, tek fark bu seferki bekleyişin üzerine mahalleye gölgesini düşüren akaba sürüsü misali ölümün gölgesinin düşmüş olmasıydı, normal düzen bozulmuş, günlük hayatın dengesi sarsılmıştı. s:598-599

Bayan Paker pek çok kez hamile kaldıysa da bütün hamilelikleri sorunlu geçti, sanırım rahminde bir sorun vardı. Belki de daha fazla Meksikalı çocuk doğurmaya dayanamamıştır. Meksikalı olmak fikrine dayanamayan bebekler kendilerini öldürmüşlerdir. s:663

Popescu ise Drakula’nın Türklere direnen Romanyalı bir vatansever olduğunu iddia ediyordu ve Avrupa ırkları ona çok şey borçluydu. Tarih zalimdir, dedi Popescu, zalim ve çekişkilidir: Avrupa’ya ilerleyen Türklerin yolunu kesen adam, ikinci sınıf bir İngiliz yazar yüzünden canavar olarak, sadece insan kanı içmekle ilgilenen bir zevk düşkünü olarak tanınıyor. Oysa Tepes’in dökmekle ilgilendiği tek kan , Türklerin kanıydı. s: 766

Kullandığı kelime dayiyi idi, yamyam olarak da tercüme edilebilecek sözcüğün anlamlarından biri de “bana tecavüz eden adam”mış ve baykuş ulumasını anldıran bir ulumayla birlikte söylendiğinde “bana arkadan tecavüz eden adam ve ya bana tecavüz ettikten sonra yiyen adam” anlamlarına da gelebilirmiş, ki bir diğer karşılığı da “bana dokunan (ya da bana tecavüz eden) ve gözlerimin içine bakan (ruhumu yemeye çalışan) adam” mış. s:816

“Garın etrafında dolanan köylü kadınlar, fabrika kızları, evden kaçmış yarı deli kadınlar, hepimiz, meninin değerli bir besin, bir tür vitamin olduğuna inanıyorduk, soğuk algınlığına iyi gelen şey olduğunu düşünüyordukdedi Ingeborg. “Bazı geceler, bir köşeye kıvrılıp uyumadan önce bu saçma sapan fikri ilk olarak hangi köylü kızının bulduğunu düşünürdüm, gerçi bazı saygın doktorların da her gün meni tüketmenin kansızlığa iyi geldiğini söyledikleri kulağımıza çalınmıştı” s:859

“Neden bu fikrin tek bir kızdan çıktığına inanıyorsun? Belki başkaları da aynı anda aynı şeyi düşünmüştür?” diye sordu Reiter kıza. “Bunun bir kızın, hele de bir köyü kızın buluşu olduğunu nereden biliyorsun? Bedava seks isteyen, ikna gücü yüksek olan bir askerin işi olmasın?” s: 860

Gözleri ve ağızları olmayani penisleri olan askerler, diye düşündü Archimboldi, çünkü penis, cinsel arzu, ne yazık ki bir erkeğin kaybettiği son şeydi, oysa ilk giden o olmalıydı, ama hayır, insanlar birbirlerini becermeye devam ederlerdi, son nefeslerine kadar aynı şeyi tekrarlayıp dururlardı, cesetlerin altına sıkışıp kalmış askerin karda bir çukur kazıp zamanını mastürbasyon yaparak geçirmesi gibi. s:885.

..bu arada mühendis büyük tedirginlik içinde odasına kapanıp Venedikte’ki gizemli kayıp vakalarıyla ilgili romanlar okumuştur, bu romanlarda etin çağrısına uyan güçsüz kadınlar, Venedikli pezevenklerin libidolarıyla hipnotize oluyor, efendilerinin yasal eşleriyle aynı dört duvar arasında yaşamaya mahkum ediliyorlar, hepsi birer köle, adamların eşleri ise ağzı bozuk, bıyıklı şişman yaratıklar, mağaralarını sebze ve balık almaya çıkmak dışında asla tekrar etmiyorlar,

Neandarthal erkekleriyle evlenmiş kromagnon kadınlar,

köleleriyse Oxford’da veya İsviçre’de yatılı okullarda eğitim görmüş elit vir Avrupalı, bacağından yatağa zincirlenmiş bir halde Gölge’nin kendisini almasını bekliyor s: 930

belki Amerikalılar beyaz olduğu için böyle düşünüyüorum, bazıları Alman ve Hollanda kökenli oldukları için, onları kendime daha yakın buluyorum s: 972

Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir