Sırça Fanus

Sırça Fanus

Yine intiharı tercih etmiş kadın bir şair… Bu sefer Amerika kıtasının kuzey yarım kürede kalan kısmından A.B.D.’den geliyor yazar şairimiz: Sylvia Plath. Daha önce de Alfonsina‘dan bahsetmiştim. Mar del Plata’dan denize yürüyerek yaşamını sonlandıran bir kadındı o da… İkisi de feminizmi benimseyen hayat duruşlarıyla gözümde bir ortaklık daha kazanıyorlar. Sylvia ondan bir nesil sonra geliyor…

heptonstall

İlk ve tek romanı “Sırça Fanus/The Bell Jar”‘a başlamadan önce hayatını okudum. Hazin. 31 yaşında 2 çocuğuyla tek yaşarken vermiş bu kararı. Çocukları zarar görmesin diye kapı aralıklarını iyice kapatmış ve mutfakta gazı açarak, gaz soluyarak intihar etmiş. Bir de bulduklarında kafası fırının içindeymiş. Aldatılan bir kadın olmuş Sylvia, eşi Ted Huges da kendisi gibi ünlü bir şair… Hatta bir Poet Laureate, yani başşair! 

İşin daha da karmaşıklaşan kısmı Sylvia’yı aldattığı kadın olan Assia Wevill’i de daha sonra başka bir kadınla aldatması ve Assia’nın da Sylvia ile aynı yöntemi seçerek yaşamına nokta koyması. Tek farkla: Assia, küçük kızını da yanına almış.

Roman, Rosenberg ailesinin elektrikli sandalyede infazına atıfta yaparak başlıyor ve yine atıf yaparak bitiyor. Plath burda, bu şekilde ölmenin ne kadar korkutucu olabileceğini detaylı bir şekilde anlatıyor, daha sonra roman kahramanı Esther de “elektroşok” tedavisine maruz kalıyor. Bu yöntem şizofreni ve majör depresyon teşhisi konanlara uygulanıyormuş. New York’ta geçirdiği bir aydan sonra Boston banliyösündeki evine döndükten sonra Esther bunalıma giriyor. Bunalım giderek dozunu artırıyor; ruh sıkıntısı, hayattan beklentileri, erkek egemen dünyaya isyanı, küçük dünyasından bir metropole gidince ne kadar iyi bir öğrenci olsa da “yetersizliğini” fark etmesi… Bütün bunlar intihar eğiliminli bir ruh hastasına dönüşmesini sağlıyor. Kitap burada da bana biraz Rana‘yı anımsattı… Rana da Osmanlının son zamanlarında yaşamış, kadın-erkek eşitsizliğini kaldıramayan daha sonrasında şizofren olan bir kızın hayatıydı…

Etkilendiklerim

Kendi başıma kolayca yapabileceğim bir şey için başkalarına para vermekten nefret ederim. Sinirime dokunur bu. s:56

Ne var ki ben erkeklere herhangi bir biçimde hizmet etme fikrinden nefret ediyorum. s:79

El değmemiş bir kız olup yine el değmemiş bir erkekle evlenmek hoş bir şey olabilirdi, ama ya adam evlendikten sonra birdenbire Buddy Williard’ın yaptığı gibi aslında el değmemiş biri olduğunu itiraf ederse ne olacaktı? Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz öteki temiz olmayan iki tane yaşantısı olabileceği düşüncesi çileden çıkartıyordu beni. s:85

Sonunda baktım ki yirmi bir aşına gelip de hala bakir kalmış olan zeki ve ihtiraslı bir erkek bulmak kolay olmayacak, ben de bakire kalmaktan vazgeçip kendim gibi bakir olmayan biriyle evlenmeye karar verdim. Bu durumda o benim hayatımı zehir ederse ben de onun hayatını zehir edebilirdim. s:85

Ve biliyordum ki bir erkeğin evlenmeden önce bir kadına verdiği tüm güllere, öpücüklere ve restoranlarda yedirdiği akşam yemeklerine karşın, gizliden gizliye istediği tek şey, evlilik işlemleri biter bitmez kadının Bayan Williard’ın mutfak paspası gibi ayaklarının altına serilmesiydi. s:89

Benim annem de babamla Reno’dan balayına çıkarken babamın “Ohh çok şükür, artık rol yapmaktan vazgeçip gerçek kişiliğimize dönebiliriz.” dediğini anlatmamış mıydı? Ve o günden sonra annem bir dakika olsun rahat yüzü görmemişti. s:89

Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da zerrece fark etmeyecekti. Çünkü nereden olursam olayım – bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kahvesinde ya da Bangkok’da- hep aynı sırça fanusun altında kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım. s:191

Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir düştür. s:244

Özellikle üsteki alıntıladığım kısım epey sert bir gönderme; kitabın başında tıp öğrencisi olan erkek arkadaşı ona farklı aylarda düşmüş bebeklerin/ceninlerin bir cam kavanozdaki hallerini gösteriyor. Bu bana 2011 yılında İstanbul’a gelen Body Worlds sergisinde gördüklerimi anımsattı. Orda da hafta hafta bir bebeğin ne durumda olduğunu cam fanuslardan görebilme şansı olmuştu.

Tweet about this on TwitterShare on Facebook11Share on Google+0Email this to someone
Written by EGe

1 Comment

  1. Pingback: Kör Baykuş | egecita

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir