Los Angeles

Los Angeles

Melekler şehrine girer girmez İstanbul kadar büyük ve birçok farklı merkezi olan bir şehre geldiğimizi anlıyoruz. Kore mahallesinde ikamet edeceğiz, ilk durağımız lüks bir alışveriş merkezi olan “The Grove”, buraya çok yakın The Original Farmer’s Market var ama biz uğramadan geçtik. LACMA müzesine doğru yürüdük. Müzenin birçok yeri kapalı/tadilatta/değişimde olduğundan dışarıda sergilenen birkaç eserin fotoğrafını çekmekle yetindik.

Yolda yürürken çeşitli duvar resimleri görüyoruz, gerçekten de çok çarpıcı olanları var:

Beverly Hills

Burası adı üstünde gerçekten çok fazla yokuşu olan bir yer. İnternette ünlülerin evini gösteren haritalar genelde çoktan bu dünyadan göçmüş starları içeriyor. Zaten Amerikalılar kişisel alana çok düşkün oldukları için çok fazla evi/villayı tam anlamıyla görmek imkansız. Yollarda upuzun palmiyeler arasından araba kullanmak keyifli fakat trafik lambası olmayan 6 yol ağzı bir yer var, kıyamet kopuyor!
Buranın parkında bir tur atıyoruz, parkta köpek gezdiriciler ve bebek bakıcıları var.

Santa Monica & Venice

Güneşi batırmaya Santa Monica’ya yollanıyoruz. O da nesi, şüpheli bir paket yüzünden yollar kapanmış, tepemizde 5 helikopter… Bir anda polisiye bir vakanın içinde buluyoruz kendimizi. Santa Monica’yı ilk Savage Garden‘ın şarkısında duymuştum. Burada takılan gençlerin Jake ve Mandy gibi modern isimleri, hem de modern vücutları olduğunu söyleyen şarkıda. İskelede fotoğraf çekilirken Darren Hayes‘i anmadan edemedim. Route 66 burada sonlanıyor.

Manzaraya baktığımda ne yalan söyleyeyim bizim yazlığa benzettim! Akçay/Zeytinli’de sahilden bakınca Kaz Dağları da bu şekilde uzanıyor

Santa Monica sahilinden Venice’e yürüyoruz, kumsalda güzel bir yürüyüş yolu var. Buralar bende garip bir his yaratıyor. Gün batımı çok güzel ama bir bakımsız bir düzensiz hayallerdeki Los Angeles bu değl…

Ertesi gün bu sefer Venice Beach’ten başlayarak geziyoruz. Uzun süre kaykaycıları izliyoruz. 6-9 yaş arası inanılmaz yetenekli çocuklar var. Bir kız bir erkek izledim, ağzım açık kaldı. Tabii bunlar sülalecek kaykaycı oluyor.

Universal Studios

Buraya arabayla değil Lyft ile gelmeyi tercih ediyoruz çünkü arabanın park etmesi $27. Böylelikle park yerinden yürüme gibi bekleme sürelerini de es geçerek parka en önlerde giriyoruz. Kapılar ona doğru açılıyor. Herkes ilk Harry Potter’a girin demiş ama Simpsons çok daha uzun bekleme süresi veriyor. Parkta olan neredeyse her şeyi yapıyorum ama birer kez daha yapma şansım olmuyor. Parkta yer alan çoğu araç, 3D hatta 4D sinema gibi. Eğer bu tip gösterimlerde mide bulantısı gibi durumlar yaşıyorsanız pek keyif almayacağınızı söylemem gerek. 4D sinema tipi eğlencelerden başka bir minibüs içinde yapacağınız stüdyo turu var. Ek olarak 2-3 adet de şov bulunuyor. Bu şovlar başlamadan en az 15 dk önceden sıraya girmekte fayda var güzel yer bulmak açısından.

Stüdyo turunda ilginç bilgiler öğreniyoruz. Farklı filmlerin çekim yerlerini gösteriyor. Mesela Amerikan tipi evleri olan bir sokak gösterip burası Nelly ft Kelly – Dilemma‘nın çekildiği “Nellyvile” dedi! Birebir o evi çekememişim ama Colonial Street diye geçen bir sokak burası stüdyoda.

Gün içinde iki şova katılıyoruz. Biri Waterworld diğeri ise Special Effects Show. Waterworld, Kevin Costner’ın rol aldığı filmden bir kuple sunuyor diyebiliriz.

Universal Studio kapanınca soluğu Los Angeles’ın ünlü Griffith gözlemevinde alıyoruz.

Griffith Obvervatory

Buraya gelerek bir taşla bir sürü kuş vurabilirsiniz. Hem dillere destan “Hollywood” yazısı burada çok net bir şekilde izlenebiliyor, hem de içeride bulunan Carl Zeiss teleskopla jüpiteri görebiliyorsunuz. Şehrin tepeden manzarasını görmek de cabası.

Gözlem evinde dolaşabileceğiniz alanlar da var. Benim ilgimi dünyanın kendi ekseninde döndüğünü kanıtlayan “Foucault Sarkacı/Pendel” çekiyor.

Bir sonraki gün Downtown’a gideceğiz. Ünlü kahvaltı mekanı “eggslut”ı es geçmiyoruz. Bu mekan Las Vegas’ta da vardı ama biz burada gittik. Güzel lezzetler… Türkiye’de de epey tutar ama fiyatlar el yakıyor o ayrı. Slut isimli spesiyeliteleri “poşe” yumurta ve patates püresi birleşiminden oluşuyor.

The Broad

Bu modern sanat müzesine giriş ücretsiz lakin biletinizi önceden ayırtmanız gerekiyor. Gideceğiniz aydan bir önceki ay bu işlemi gerçekleştirebilirsiniz. İstediğiniz saati de seçebiliyorsunuz. Disney Konser salonu ile yan yana yer alan müze Downtown’da. İçeri girince görevli hemen bir eser için sıraya girmemizi salık veriyor. Bu eser Yayoi Kusama’nın Infinity Mirrored Room—The Souls of Millions of Light Years Away isimli eseri. Eğer Amerikan hattınız varsa işiniz daha da kolay, telefonunuza sıra size gelince bir SMS geliyor. Bu arada başka kısımları gezebiliyorsunuz.
İlk olarak sizi Jeff Koons‘un laleri karşılıyor (Tulips), folyo kağıttan yapılma izlenimini veren bu eser size sergi hakkında bir ipucu vermiş oluyor.

Aynı sanatçının Michael Jackson temalı eseri de dikkat çekici:

Michael Jackson and Bubbles
Jeff Koons Rabbit & Ballon Dog

İleride Yayoi Kusama’nın bir başka eseri daha bulunuyor. Müze görevlileri kronometre tutuyor topalm 45 saniyeniz var!

Bir başka dikkat çekici eserse kendinizi yine devlerin ülkesinde hissedeceğiniz bir yemek masası ve sandalye takımı:

Under the Table – Robert Therrein

Nedense bu tip tabloları da beğeniyorum. Jenny Saville’den Strategy:

Sonra Murakami soyadlı bir sanatçı daha çıkıyor karşıma. Takashi Murakami!

Infinity Mirrored Room – The Souls of Millions of Light Years Away

Burası gerçekten de sıraya girmeye değecek bir oda. Yine 45 sn tanınan sürede ışık değişimleri peş peşe aynalar size farklı bir boyuttaymışsınız hissi veriyor.

The Broad’dan çıkınca Walt Disney Konser Salonu’nu dışarısından gezebiliyoruz. Canan’dan eserin Frank Gehry‘e ait olduğunu öğreniyorum. Sezon kapalı olduğundan bir gösterim izleyemiyoruz maalesef!

Venice Canals

İşte yapaylıkta bir kademe daha! 1905’te tütün milyoneri müteahhit Abbot Kinney tarafından Amerika’nın Venediği olarak planlanıp inşa edilmiş. Birçok kanal zamanla arabanın yaygınlaşmasından dolayı asfalt kaplanmış. Günümüze ulaşan kısmı ufak tadımlık bir kısmı. Burada dolaşırken “geride bırakılmışlığı” teneffüs ediyor insan. Bir yazlık alanı gibi ama KİMSECİKLER yok. Herkes terk etmiş… Belki de Eylül’ün ortaları olduğundandır ama yine de hayalet kasaba gibi.

Buradan çıkınca Abbot Kinney caddesini geziyoruz. Tasarım dükkanlarından güzel kahvecilere renkli bir cadde burası. Venice kumsalına doğru ilerlerken bit foto çekimine denk geliyoruz. Solda “El Bordello Alexandra” yazan bir bina var, meğer burası Tony & Brittany çifti tarafından alınıp restore edilmiş zamanında genelev olduğu iddia edilen bir yermiş…

Malibu

Buraya bir hevesle geliyoruz ama baya bir hayal kırıklığı oluyor. Okyanusu beklediğim tadı vermiyor. Etraf yine bakımsız. Eğlenebileceğiniz bir aktivite ise Zillow isimli mobil uygulamayı yükleyip etraftaki satılık evlerin fotoğraflarını ve fiyatlarını görüntüleyebilmek.

Batı Amerika turunun diğer yazıları için:

San Francisco, Yosemite National Park, Death Valley, Las Vegas, Antelope Canyon, Grand Canyon, Joshua Tree & Route 66, San Diego

Written by EGe

2 Comments

  1. Pingback: Grand Canyon | egecita

  2. Pingback: Route 66 & Joshua Tree Park | egecita

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir