Endülüs/الأندلس/Al-Ándalus

Endülüs/الأندلس/Al-Ándalus

İlk başta Hanımeli kokusu sanmıştık, oysa ki portakal çiçeği kokusuymuş tüm Endülüs’ü sarıp sarmalayan… Barcelona’nın sidik kokan sokaklarından sonra, bu kokuyu içimize çekmek çok güzel bir duygu. Tüm şehirler portakal ağaçlarıyla kaplı olduğundan, şehrin kokusu olmuş bu.
Parklar, yemyeşil , çeşmeli. Bu parkları görünce Türkiye’de peyzaj mimarlığı okutuluyor mu diye düşünüyorum, o kadar güzel düzenlenmiş ki. İnsanın saatlerce oturası geliyor, göz zevki değil mi?

Sonra bembeyaz güvercinler var bu parkta, uçuşan… Belki de dindar Endülüs’ün “kutsal ruh”‘unu temsil ediyorlardır.

Dindar demişken, şehir şehir dini özümsemiş Endülüs, yani bir parçası bir geleneği haline gelmiş dini törenler. Özellikle Paskalya Haftası boyunca, 8 gün süren geçit törenleri yapılıyor. Benim Ku Klux Klan kıyafetlerine ve kukuletalarına benzettiğim kostümleriyle, 7’den 70’e onlarca insan bu geçit töreninin bir parçası, bizdeki 19 Mayıs stadyum gösterileri gibi okullar görevlendiriliyor sanıyorum. Çünkü onca çocuk, her yaştan başka türlü olması imkansız! Öğreniyorum sonra, bu gösteriye katılan kukuletalılara İspanyolca  Nazareno deniyormuş ve bunlar günahkarlarmış, omuzlarında İsa’nın figürlerini, heykellerini taşıyanlara ise Costalero ( pallbearer/tabut taşıyıcı) deniyormuş..Ku Klax Klan ile ilgilisi ise, bu ırkçı grubun bu törenlerden esinlenmesiymiş, ama bu grup sadece beyaz rengi tercih ediyor ( neden acaba!).

Çok dindar geliyor bana Endülüs, belki de tüm gençliğin aktif olduğu bu törenlerden dolayı, belki de her yerde olan ağlayan ve acı çeken İsa & Meryem posterlerinden dolayı. Banka vitrininden, pastane vitrinine, fırıncısından kasabına kadar, her yerde. Malaga’da karakolun yanında da gördükten sonra iyice anladım. Şehir dinle nefes alıp veriyordu. Daha sonra, son durağımız olan Sevilla’da yine tamamen İsa figürleriyle kaplı olan hostelimizin resepsiyonunda çalışan Katalan ama Endülüslü “Jordi”‘ye sorduğumda ise, bunların biraz da şov amaçlı olduğunu, Endülüs’e gelen insanların beklentisinin bu olduğundan dolayı bu şekilde dekore edildiğinden bahsetti otelin, bu dini törenlere katılanlarının yarısının da aslında inançsız olduğunu ama geleneklerinden dolayı katıldıklarını söyledi.İlk durak  Málaga..Denizi olan tek durağımız ve ona büyük bir avantaj sağlıyor. Gibralforo kalesine çıkıp şehri tepeden izleme keyfi bambaşka

Hem yazlık havası da var burada, kumsallarda cızbız balık restoranları var tomarla. Denize girmek için hala epey soğuk, zaten genelde yağmurlu hava, sadece son gün güneş gülümsüyor biraz…

Granada’dayız…Nar şehri yani. Hava çok kötü, sürekli yağmur yağıyor. Şehrin katedraline bakalım diyoruz. Bir sıra görüyoruz, beş dakika içinde açılacak yazıyor “Capilla Real”, ilk önce kestiremiyoruz neresi burası, fakat daha sonra katedralin bir bölümü olduğunu anlıyoruz. İçeri giriyorum, her yerde yine ve yine 1.Isabel’i öven yazılar var. Sonra birden o levhayı görüyorum. 1.İsabel ve 2.Fernando’nun mezarlıkları için, Crypt kısmına inin diyor. Kalakalıyorum. Demek burdalarmış, Endülüs’ün teslim olan son şehri…Zaten şehir düşene kadar da burada kalmışlar. İrkiliyorum mezarlıklarını gördüğümde. Demek bunlar, tüm İberya’dan Müslümanları ve Yahudileri kovup dünyanın kaderini değiştirenler. Engizisyon mahkemeleriyle yüzlerce insanın çeşitli işkenceden geçmesine sebep olanlar. İspanyollar da ve Portekizliler de ” çift soyad ” uygulamasını getirenler.. (anneden geçen Yahudilik belli olsun diye).  Aynı zamanda Kolomb’u Amerika’ya yollayanlar… Sinirleniyorum. Çünkü Granada’da her yerde Isabel’in dindarlığını öven onu yücelten yazılar ve heykeller var. Herkes ne kadar taraflı görüyor…

Sonra dillere destan Elhamra… Meğerse ‘mayalanmak’ sözünden geliyormuş, hatta hamur kelimesi de Arapça’dan geliyor aynı sebeple. Bundan dolayı da hamr şarap anlamındaymış, el hamra da şarap rengi… Güneş batarken aldığı renkten ötürüymüş bu ad da. Tüm o güzel saraylar işte bu yapının, bu kalelerin içinde saklı.  Nasrid Sarayları’ndan bahsediyorum, o resimlerden bildiğimiz Elhamra aslında Komares Sarayının bahçesi, daha sonra da Partal’ın görüntüsü çok hoşuma gidiyor. Duvarlar ince ince süslemelerle kaplı, her santimetre karesi. İnanılmaz etkileniyorum.

Odalardaki duvarların çoğunda “La Galibe İllallah” yazıyor. Sacromonte var bir de Granada’da, Roman asıllıların, Arapların, göçmenlerin hala ikamet ettiği bir bölge. Ve o ünlü cuevalar  var, meşhur Flamenkocuların yetiştiği çıktığı mağaramsı evler. Bir gösteri izliyoruz, gelmişken hem de yerinde izlemeden olmaz

Cueva de Maria La Canastra

Son gün, Enrique Morente’nin mezarının Granada’da olduğunu öğreniyoruz. Elhamra’ya çıkan yokuşta bir sürü gitar yapan atölye var. Bir dükkana giriyoruz, ustaya soruyoruz. Maestro anlatıyor. Meğersem mezar taşında adı yazmazmış hala, bize kendi elleriyle mezarlığın haritasını çiziyor ve mezarı işaretliyor. Hikayesini anlatıyor sonra’da, Morente’ye yazdığı şükran yazısını okuyor. İspanyolca bilmenin değerini özellikle burada anlıyorum. Yerel biriyle hemencecik kaynaşabiliyorsunuz, üstelik Türkiye’den geldiğinizi söylediğiniz de daha da bir heyecanlanıyorlar. Son durağımız San Jose mezarlığı:

Ama en çok, en çok da Córdoba ‘ya vuruluyoruz. Nasıl bir şehirdir bu? Üç dini de içinde barındıran, bu dinlerin kültürlerini hala içinde yaşatan, Juderia’daki dar sokaklardan yürürken tarih soluduğunuz bir şehir. Endülüs’ün tek Sinagogu ve tek Sefarad Restoranı burada. Cami ( yüz yıllardır katedral olsa da ), Sinagog ve Katedral’in birbirine en yakın olduğu yerlerden, tıpkı Ortaköy gibi. Deniz yerine bir nehir, Guadalquivir… Córdoba’da her binanın mükemmel çiçeklerle donanmış avluları var ve o havuzlar. Her yerde, Endülüs’ün özellikle de Córdoba’nın her yerinde adım başı havuzlar ve çeşmeler. Bu havuzlar ve kemerlerle Arap etkisini bünyemde hissediyorum. Ama şu da var, sanki sadece bu etkinin meyvesini yiyorlar, turistlere bu tip şeyleri pazarlayarak. Yani, şehir dediğim gibi inanılmaz Hristiyan ama bir yandan da çok Arabik. Bir ikilem gibi… Endülüs ve Sefarad evlerini ziyaret ediyoruz. Çay salonunda (Salon de Té) Endülüs’e yakışır bir şekilde demlenmiş çay içiyoruz. Taşıdığım kültürden ötürü olsa gerek, kendimi gerçekten de benimsediğim bir yerde, hatta evde hissediyorum.

Endülüs Evi girişinde bilet alırken, bilet satan görevli taktığım Kanuni kolyesini tanıyor, Osmanlı hayranı olduğumdan değil, yurt dışında taşıdığım kültüre dair ip uçları vermeyi seviyorum. İlk defa birisi tanıyor Kanuni’yi bakar bakmaz, tabii ki içinde Semazenlerin sema ederkenki resimleri olan bir yerde Kanuni’yi tanımak çok da matah bir şey olmasa gerek! Sefarad evinde ise o gün Pesah‘a ( Hamursuz Bayramı) denk geldiğinden, o gün hakkında bilgileniyoruz. İsrail haricinde her yerde iki gün kutlanıyormuş.
Kurtuba Camii tabii ki dillere destan, 900 sütunuyla bir uçtan bir uça bir mabet. Ne kadar Mezquita-Catedral diye geçse de, camii kısmını temsil eden bölüm oldukça ufak, ama o ufak kısım bile yetip de artıyor.
 
Bir akşam da Endülüs’ün tek Sefarad restoranı olan “Casa Mazal”‘a gidiyoruz. Yine bir ev, içi restorana çevrilmiş, ben ballı, hurmalı ve kuru üzümlü tavuk istiyorum. Sinan, limonlu balık topları istiyor. Tam buğdaydan yapılmış zeytinyağlı pilavla geliyor tavuğum. Hurma yemeyen bana bir sürü hurma yediriyor. Sinan’ın balığı ise çok farklı, içinde zerdeçal olduğunu düşünüyor Sinan, tadı pek alışılageldik değil. Tatlı olarak da Curry soslu Brownie yanında menekşe dondurması alıyor, bense Beyaz Çikolata Çorbası adını koydukları tatlıyı alıyorum. Leziz… Tatlı menüsü zaten beni benden alıyor, içi zencefil dondurmasıyla doldurulmuş hurma bile vardı! Yemeklerle ilgili yazım için tıklayın!

 

Son durağımız Sevilla. Burada beni en çok cezbeden şey TripAdvisor’da bir numara olan restoranın otelimize çok yakın olması. Hem öğlen hem akşam yemeği yeme fırsatı buluyoruz. Birbirinden orijinal tapaslar deniyoruz.  Bu şehri de Torre del Oro temsil ediyor, altın kule. Yine Guadalquivir’i görüyoruz; Kolomb Amerikalar’dan getirdiği ganimetleri buraya getiriyormuş ilk başta. Düşünün bir nehre! Sevilla’nın katedrali Endülüs’ün en büyüğü ama Malaga’nın La Manquita’sını çok ufak bir ekleme parçayla geçiyormuş. Zaten gözünüze direkt çarpıyor minare, tıpkı Kurtuba Cami-Katedrali gibi camiiden bozma bu katedral de.
Kısacası diyeceğim şudur ki, mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken bir bölge Endülüs. Özellikle de bir Avrupa ülkesinde, kendi kültürünüzden bu kadar şey bulabilmek size çok farklı hissettiriyor!
Tweet about this on TwitterShare on Facebook4Share on Google+0Email this to someone
Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir