Anna Karenina

Anna Karenina








The zest is gone…

Evet bu yıl okuyacağım klasikler başlangıcını iddialı bir açılışla Anna Karenina ile yaptım. 1000 küsür sayfa kitabı mobil olarak bir yerlere götürmek oldukça zorlu o yüzden genelde evde okudum. Açıkçası hiç fikrim olmayarak başladım kitaba sadece sanki “aldatan kadın” teması işlendiğini hatırlar gibiydim o kadar. O yüzden en başta karısını aldatan bir koca tablosuyla karşılaşınca olayın bu olduğuna kanı getirmiştim ki sağ gösterip sol vurma yaşadım. Hikayenin baş kahramanı bu geçen aldatma olayında değildi. Ama bu aldatma olayı da Anna’nın boş rollerinde olacağı yeni bir aldatma olayına çanak tutuyor diyebiliriz. Kitabın bana ilk verdiği izlenim Jane Austen varimsi konu ve tasvirler… Yani pembe dizi kıvamında…

Olaylar birbiri ardına gelişiyor, tanışmalar flörtler balolar derken. Reddedilen bir evlenme teklifi, beklenen ama gelmeyen bir evlenme teklifiyle devam ediyor ve Anna’nın sebep olduğu bu hüsranı ağzınız açık okuyorsunuz. Anna evli, aşk evliliği yapmamış 6-7 yaşlarında bir çocuğu var, hayatındaki renkler azalmış bir kişilik. Onca güzelliğine alımına karşın işi başından aşkın kocasıyla yaşadığı hayat epey banal ve ona hayran olan gözleri gözardı edemiyor. Kendini kaptırıyor…

Kitabın yarılarına doğru ilerlerken, Anna ve aşığı bir skandala daha imza atıyorlar. Ne mi oldu? Anna hamile… İşin ilginci ne ara bu kadar samimileştiler ben anlamadım en son sağda solda toplantılarda insanlar içinde görüşüyorlardı. Daha el ele tutuşmaları vs gibi yakınlıkları hissetirmeden sindirtmeden hamile olduğu bilgisi geldi. Bir de beklediğim etkiyi yapmadı bu mesele. Çok az bir konuşuldu sonra sayfalarca sanki yokmuşçasına hiç bahsedilmedi. Bu ne rahatlık diyorum!

Evlisin ve sevgilinden hamile kaldın en önemlisi de 19.yy’dasın. Titre ve kendine gel Anna!

Bir başka dikkatimi çeken unsur Rus sosyetesi, Moskova ya da St. Petersburg fark etmez, bizim zamanenin sosyetesine benziyor biraz. Bir Fransızca konuşma özentisi filan. İşin ilginci Rusça “Siz” demek istemedikleri zaman Fransızcaya geçiyorlar, daha yumuşak geliyor herhalde Fransız “Siz” versiyonu….

Anna sonra büyük bir hamle yaparak evini ve çocuğunu terk ediyor. Sevgilisiyle yaşamaya başlıyor. Onun bu adımları sosyetede doğal olarak hiç tasvip edilmiyor. Bir anlamda dışlanıyor Anna. O böylesine dışlanırken sevgilisi paralelde toplum hayatında yer almaya devam ediyor. Her ikisi de bir şeylerden vazgeçiyorlar bu ilişki için. Sevgilisinin vazgeçtiği daha sonra da pişman olduğu şey ise kariyeri..

Kadınlara bakış acısı da çok feci durumda. Aşağıda alıntıladığım kısımlarda da geçiyor. Kadını hiçbir şeyden anlamaz çalışabilecek entelektüel düzeyde görmüyorlar. Bunu bir baba kızının yanında da açık açık söylemekten çekinmiyor.

anna karenina drawings ile ilgili görsel sonucu

Kitabın öne çıkan bir diğer karakteri ise Levin. Hüsrana uğrayan ilan-ı aşkı ve sonra beklenmedik (!) bir biçimde geri dönüş & mutlu son. Levin karakteri toplumdan sıyrılmış gibi birazcık. İlk dikkati çeken kırsal yaşamı tercih etmesi ve birebir köylülerle çalışması. Bunun yanı sıra din ve yaratıcı sorgulayışları epey ilginç. Hristiyanlık vs. diğer dinler Budizm, İslam, adamımız kafa yoruyor. Öyle ki evlenmek için günahsız olduğuna dair bir belge alması lazım (Ah şu bürokrasi!) Aslen ateist olan Levinciğim, papazla bir diyalog giriyor. Papaz’ın onu Tanrı olduğuna ikna etme şekli aynen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde öğretmenlerin aktardığı gibi. Bu kadar birebir olması şaşırtıcı:

Yarattığı şeyleri görüyorken nasıl kuşku edebilirsiniz Yaradan’ın varlığından? Gök kubbeyi kim süsledi yıldızlarla? Yeryüzüne bunca güzelliği kim verdi? Yaratıcısız olabilir mi bütün bunlar? s:565


Aşağıda abisiyle yaptığı konuşmalardan bazı kısımların altını çizdim. Çünkü çok beğendim! Mesela:


Yalnızca, her zaman yaptığın gibi bir orijinallik yapmak, köylüleri düpedüz değil de, birtakım prensiplerle sömürmek istiyorsun. s:459

Ağır spoiler vermeden devam etmek istersem kitapta Osmanlı ve Türk kavramları da geçiyor. Panislavizmi kitabın sonlarına doğru epey hissediyorsunuz. Slav akranlarına destek olmak isteyen dolayısıyla Sırpları Osmanlılar’dan ayıracak savaşlara giren bir Rusya ve gönüllü asker olarak bu bölgeye yollanan sosyete fertleri var.

Kitabın bitimine doğru da bilinç akışıyla aktarılan Anna’nın karar anı epey etkileyici okurken o ruh haline beni de soktu. Hızlı hızlı okudum bir yandan zihnimden düşünceler geçiyor. Yani Feridun Düzağaç değişiyle “içimden şehirler geçiyor”. Bu bölüm kitabı okumaya değdirecek kısımlardandı.

Genel olarak baktığımda bu tip sosyetenin dahil olduğu romanlarda Jane Austen’a Mustafa Sandal’dan geliyor:

Seni tek geçerim bu alemde, gönül hanemde ismin yazılı!

Fakat demeden geçemeyeceğim Anna Karerina ile tam aynı klasmanda değiş Jane Austen romanları…

Günün sonunda şahsen bende son yüz yılın en iyi romanı diyebileceğim acayip bir etki yaratmadı Annacığım. Artık kaşarlandım sanırım her tür her ülkeden her kafadan kitap okuya okuya…

Etkilendiklerim

Kiti, Anna’yı, kendisine duyulan hayranlık şarabının sarhoş ettiğini görmüştü. Bu duyguyu da, onun belirtilerini de çok iyi bilirdi.
Kiti, “Kimdir bu heyecanın yaratıcısı?” diye soruyordu kendi kendine. s:139

Ondaki değişiklik, beraberinde Aleksey Vronski’nin gölgesini getirmesidir, dedi. s:205

Hayır, dedi. Şaka bir yana, bence gerçek aşkı tanımak için önce yanılmalı insan, sonra doğruyu bulmalı.
Elçinin karısı şakacı: – Evlendikten sonra olsa bile mi? diye sordu. s:208

Ama huzur nedir bilmem ben, veremem de onu size. Kendimi, aşkımı istiyorsanız veririm… sizinle kendimi ayrı düşünemiyorum. s:211

Sınıfların kaynaşmasına karşın, soylular sınıfında olmaktan da çok mutluyum… Soyluların yoksullaşması lüks yüzünden değildir aslında. Efendice yaşamak soyluların işidir.
Ama soyluların, nasıl söylesem, saflıklarından soyulmalarını görmek canımı sıkıyor. s:248

Bu ilişki üzerine öğrendiklerinden anladığı kadarıyla bu aşkın, iyi karşılayabileceği parlak, hoş aşklardan değil de, Werther’inki gibi umutsuz s:252

Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu gibi perişan bir ülke, Rus hükumetinin de, davranışlarını eleştirmeye değmeyecek çok kötü bir hükumet olduğu kanısındaydı. s:431

Rus köylüsünü maymundan insana geçişte aradaki basamaklardan birindeki bir yaratık olarak görür, öte yandan, bölge yönetimi seçimlerinde köylülerin elini herkesten daha bir candan sıkar, onları dinlerdi. s: 431

Bir şey istediğin yok senin. Yalnızca, her zaman yaptığın gibi bir orijinallik yapmak, köylüleri düpedüz değil de, birtakım prensiplerle sömürmek istiyorsun. s:459

Bazı erkekler – ne yazık ki- ödevlerinden kaçarlarken kadınların kendilerine yeni ödevler aramalarını tuhaf buluyorum doğrusu, dedi.
Petsov:
– Ödevler hakları da beraberinde getirir de ondan, dedi. İktidar, para, ün… Kadınların asıl istedikleri bunlardır.
Yaşlı prens:
Bu benim sütanne olmak istememe, bu iş için kadınlara para verilmesine karşın bana verilmemesine kızmama benzer,dedi. s:504

– Hayır, diye karşılık verdi. Bir İngiliz, gemide emzirmiş çocuğunu.
Sergey İvanoviç karıştı söze:
-O halde, böyle İngiliz kaç taneyse dünyada, o kadar da kadın memur olacaktır… s:504

-Bağışlayamam, dedi. Bağışlamak da istemiyorum. Doğru da bulmuyorum bağışlamayı. Bu kadın için her şeyi yaptım. Ama o çamura, kendi yaradılışı gibi pis bir çamura buladı hepsini. s:511

İnanmayan, ama başkalarının inancına saygı duyan bir insan olarak Levin için kilisedeki bir törene katılmak çok ağır bir yüktü. s:562

-Tanrı’nın varlığından nasıl kuşku edilebilir? dedi
Levin susuyordu.
Papaz, alışık olduğu bir tavırla, çabuk çabuk konuşarak sürdürdü konuşmasını:
Yarattığı şeyleri görüyorken nasıl kuşku edebilirsiniz Yaradan’ın varlığından? Gök kubbeyi kim süsledi yıldızlarla? Yeryüzüne bunca güzelliği kim verdi? Yaratıcısız olabilir mi bütün bunlar?
Levin papazla felsefe tartışmasına girmesinin uygunsuz kaçağını bildiği için soruya kestirme yanıt verdi:
-Bilmiyorum s: 565

Levin’de kendisine karşı bir aşk duygusu uyandırmak için bilinçsiz olarak elinden geleni yapmıştı gerçi dürüst,evli bir erkekte bu duyguyu bir akşamda uyandırabileceği kadar uyandırdığını biliyordu . s:879

Aşk da vardı kuşkusuz, ama daha çok başarıya ulaşmanın gururu vardı. Benimle övünüyordu. Şimdi geçti bu. s:949

The zest is gone. s 949

Vronski:
-Bir insan olarak tek iyi yanım, yaşamımın benim için hiçbir değeri olmamasıdır,dedi…. Ölmek ya da öldürmek için yeterince enerjimin olduğunu biliyorum. Üstelik, hiç gereksinimim olmadığı gibi, bana tiksinti veren yaşımı uğruna verebileceğim bir şeyin bulunması sevinç veriyor bana. Birisinin işine yarasın bari.s :970

Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir