Ağaçlar

Ağaçlar

Baden-Württermberg’de yaşayan biri olarak bu kitabı okumak beni epey gülümsetti çünkü Hesse’nin bahsettiği doğa/ormanlar/ağaçlar/bitki örtüsü hep bu bölgeden. Yazar Schwarzwald (Karaormanlar)’dan başlıyor, Bodensee(Konstanz Gölü)’den çıkıyor, Schwäbische Alb  (Jura Sıradağları, Svapya Alpleri)’den devam ediyor.

Sonra bir baktım ki, Hesse benim yaşam alanıma daha bile dahil olmuş. İlk çıraklık deneyimi yaşadığım şehir olan Esslingen am Neckar‘da bir kitapçıdaymış, kaynaklara göre sadece üç gün sürmüş, sonrasında ayrılmış. Acaba neresiydi diye epey merak ettim! Sonra bir baktım eşimin geldiği köy olan Bad Boll‘de bir süre kalmış daha doğrusu termal sularıyla meşhur olan kaplıca otelinde tedavi görmüş. Göppingen‘de okula gitmiş vs. Ayrıca benim de bölgede epey dikkatimi çeken “karatavuk” kuşuna gönderme yapıyor. Bu kuş o kadar güzel ötüyor ki, en sonunda bir fırsatta fotoğrafladım ve araştırdım. Meğer karatavukmuş! Bütün bunları okurken kendisine bakış açım değişti, “hemşeri” diyeceğim gülesim geliyor :)

Karatavuk - eBird
Karatavuk


Açıkçası botanik bilgisi beni epey şaşırttı. Ben maalesef bu konuda epey zayıfım, birkaç Ege bölgesi ağacını ayırabiliyorum. Zeytin gibi, İncir gibi… Zaten zeytini ayıramamak gibi bir dünya yok :) Erguvanı renginden, ve elbette ki Manolya’yı çiçeklerinden ama bu ikisini çiçeksiz görsem hemen tespit edemeyebilirim.

Kitabın felsefesi de epey ilginç. Ağaçlardan yola çıkıyor sonra kendi yaşamını ağaçlarınkiyle kıyaslıyor. Bir ağaç yüz yıllarca yıl yaşayabiliyor kendisi ise yeni dikilmiş bir ağacın çiçek açtığını görecek kadar yaşayamayacağından tedirgin! Ya da genel anlamda insanlığın yaşantısını ağaçlarınkiyle kıyaslaması. Evet ağaçlar da kesilebiliyor, ama insanlığın yaşadığı savaş tradejisini tam yaşamıyorlar…

Etkilendiklerim

Üzgün olduğumuzda ve hayata kazanamadığımızda bir ağaç şöyle konuşabilir bizimle: Sus! Bak bana! Yaşamak kolay değil, yaşamak zor değil. Bunlar çocuksu düşünceler. Bırak konuşsun içindeki Tanrı, o zaman susacaklar. Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde s:10

Ve bahçelerin, tepelerin hepsi Birer Getsemani ve Golgota. s:12

Her şey çoktan çıplaklaştığında, aralık, ocak, şubat ayında bile taşır kayınım solgun yapraktan giysisini; fırtına çekiştirir her tarafını, üzerine kar yağar, karlar eriyip akar sonra, cılız yaprakları, s: 20

Bana, bu ihtiyara, yapraklar gibi benim de kendimi hafifçe toprağa bırakmam gerektiğinin işareti miydi bu, gençlerin ve güçlülerin yerini belki de işgal ettiğimi söyleyen bir uyarı? s:20-21

Bir süre yaşadığımız her yer, ancak orayla vedalaştıktan epey sonra belleğimizde biçim kazanır ve hiç değişmeyen bir imgeye dönüşür. s:25

Garda Gölüzeytin ağaçsız, Toskana’yı da servisiz tasavvur edemediğim gibi. Başka yerleri de ıhlamurlar ya da fındık ağaçları olmadan düşünmek imkânsız benim için, s:26

Bir bahçenin yanından geçerken bir gül koparır, elimde gül yürür giderdim, zira insanın elinde gül tuttuğuna sevineceği durumlarla karşı karşıya gelmesi işten bile değildi. s:29

Elveda sevgili şeftali ağacım! Hiç değilse, seninki düzgün, doğal ve onurlu bir ölüm, ki bu yüzden şanslı addediyorum seni, artık dermanın kalmayana kadar, büyük düşman kollarını burkup koparana kadar direndin dayandın. Sonunda pes etmek zorunda kaldın, düştün ve kökünden koparıldın. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstünkörü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın. s: 33-34

Döngüyü yine burada da bir kez daha yenilemeye, hayatın çarkını bir kez daha döndürmeye, obur ölüme yeni bir ganimet yetiştirmeye karşı direnç vardı içimde. İstemiyordum. s:34

Alplerin güneyindeki ötüşü, çocukluğumda Karaormanlar’da, Ren Vadisindeki ötüşünden ve bir zamanlar oğullarımın ilk kez Konstanz Gölü kıyısında duyduğu sesinden farklı değildir. s:40

Daha sonra, birisi hastalanıp rahatsızlandığında, bununla şifalı çay yaparlar. Haklılar; bu harikulade mevsimin sıcağından, güneşinden, sevinci ve kokusundan neden faydalanılmasın? Çiçeklerde ya da başka şeylerde, uzanıp toplayacağımız, alıp eve götüreceğimiz, daha sonra, soğuk, kötü zamanlarda teselli bulacağımız bir şeyler neden geriye kalmasın? s:48

Tamam, ondan geriye kalan boşluğa genç bir kardeşi dikilecek ama yeni erguvan eskisinin yarı görkemine ulaşıncaya kadar ben artık bu dünyada olmayacağım. (…) s:56

Şimdi henüz kanlı canlı, yeşil yeşil hışırdayan ne varsa Çok yakında solup gidecek üşüyerek, ölecek siste ve karda; Kanı tutuşturan şarap sadece ve sofradaki gülen elma Yazdan, güneşli günlerden kalma bir parıltıyla alevlenecek. s:69

Ve biz de göçüp unutulduğumuzda, Söyleyecek yine ulu ağaçlarda Şarkısını karatavuk, şarkısını rüzgâr, Ve aşağıdaki nehir köpürecek kayalarda. s:69

Ne kadar da yaratıcı olduğumuzu, dünyanın mütemadiyen yaratılmasına ruhumuzun da daima katkıda bulunduğunu keşfetmenin bundan daha basit, daha kolay bir yolu yoktur. s:71

Zorlu bir gün. Ağaç bitkin düşer, Mücadeleyi bırakır, verir dallarını Yorgun argın yabancı iradenin eline, sonunda yenilir büsbütün. s:73

Kıyıdaki sazlıkların rüzgârda esip dans eden kahverengimsi küçük ormanının ardında millerce uzanan göl durgun havada gök mavisi, fırtınalı havalarda ise buzullar gibi koyu mavi yeşildir ve ufukta (sık sık olduğu gibi gri ve opak bir sisin ardında gizlenmemişse) uzayıp giden Jura Sıradağlarının alçak sırtları, neredeyse dümdüz uzanan bu enginlikte sonsuzca açılan gökyüzünde sakin ama güçlü çizgilerini çizer. s:82


En güzel yaz bile ister hissetmeyi sonbaharı ve solduğunu.

Sessizce dur, yaprak, sabırla dur, Kaçırmak isterse rüzgâr seni. Oyna oyunlarını, savunma kendini, Bırak olsun ne olacaksa. s:82-83

Written by EGe

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir